Terapide yeni Mind Over Mood teknikleri ve Oyun terapisi

Terapide yeni Mind Over Mood teknikleri ve Oyun terapisi

Mind Over Mood CBT modelinin yeni kitabı çıktı. Dennis Greenberger ve Christine A. Padesky yine terapistler için mükkemmel bir iş çıkarmış. Mind Over Mood’de otomatik düşünceler, ana saplantılı inançlar ve duygu değişimlerini tesbit edip aksiyon planı yaparak davranışları değiştirmenin sistemi benimsetiliyor. Yeni tekniklerde, Mind Over Mood, CBT modeline, kabullenme, farkındalık, tam bağışlama, fantazi ve korku merdiveni teknikleri eklendi. Pratikte kullanışlı bir el kitabı. Yeni Mind Over Mood’da kendisini af etmeyenler içinde kendisine nasıl mektup yazacağının teknik soruları var. Kendinize mektup yazınız. Mind Over Mood yeni tekniklerinde kendisine büyük kötülük yapana göndermeyeceğiniz mektubu nasıl yazacağınız da öğretiliyor, zalime bir mektup yazınız.

mindMind Over Mood yeni metotları aslında başka terapi modellerinden aşırma ama olsun, pratikte çalışan teknikler terapistlerin çok işine yarar. Mind Over Moodun korku merdiveninde 7 basamakta korku aşamalarını ayrıştırma ve her sorunu tek tek çözme, basamakları tek tek çıkma doğru yoldur. Mind Over Mood, kabullenme ve farkındalıkta daha çok ekmek yemesi lazım. Sufi farkındalık terapi ile boy ölçüşecek seviyeye asla gelemez. Eğitim modeli, nagatif düşünceyi pozitife çevirmede farkındalık terapi sistemi elzemdir, CBT yeterli değildir.

Mind Over Mood terapisinin en güzel yanı herşeyin bilimsel olarak ölçülebilir olması, bunun için testlerin ve ödevlerin hazırlanmasıdır. Mind Over Mood, CBT modelinde tedaviye cevap veren hastalarda bir sene içinde deprasyon ve ankisyete tekrar etmeye karşı çözüm sunuluyor. Mind Over Mood’ta suçluluk duygusu, utanç, başkasına ve kendisine zarar verme konusunda izlediği tam affetme sistemi Kur’ani bir metottur.  Sufi Farkındalık terapide bunun tüm dini ve kültürel altyapısı Müslümanlar için esaslı biçimde veriliyor. Halen laik bir sistem öneren CBT modelleri, ruhsal dini yöntemlerle entegre olana kadar hep bir yanı eksik, yamalı kalmaya mahkumdur.

Mind Over Mood, panik atak, depresyon, ankiseyete sorunlarında çözüm odaklı zihinler için çalışan pratik bir sistem, hedefi olmayan insanlarda çalışmaz. Mind Over Mood’ta rahatlama ve nefes egzersizleri unutulmamış, bunun için ölçme teknikleri ve ödevler konmuş, bu bakımdan takdir ettim. Mind Over Mood uzun soluklu bir terapi formülü sunarak ilaçların ve yan tesirlerinin esiri olan büyük bir çoğunluğa başka opsiyonlarınız vardır diyor.

Mind Over Mood uzmanı olmak bir sanattır, Sufi farkındalık terapi ile beraber uygulandığında yüzde 75 başarı reytingi yakalamak mümkün. Son olarak Mind Over Mood, hayatınıza zarar verenlerin ne kadar bundan sorumlu olduğunu da ölçüyor, kabullenme olmadan çözüm sunmak zor. Son olarak Mind Over Mood ödev yapmayı sevenler içindir, günün, haftanın her saatini yazacak günlük tutacaksınız. Varım diyene buradayım.

Davranışlarını değiştirmek istemeyenlerde Kognitif metotlar çalışmıyor, onlar için de uygun terapi teknikleri ve teorileri var, üzülmeyin. Duygu ve düşüncelerin birbirine karıştığı, takıntılı sıcak düşüncelerin kin ve nefret eksenli olduğu bireylerde Mİnd Over Mood çalışır. Bireylerin kişilik yapıları farklıdır. Mind Over Mood ve Sufi terapi ile beraber Naratif ve Oyun terapisi de uygulanırsa başarı yüzde 95’dir.

Yeni nesil odaklanma sorunu yaşıyor hafızalar allak bullak. Hipnoz terapisi ile bunu regule eden, kodlama ile dğzenleyen terapistler var, ama bunu pek etik bulmuyorum. Uzmanlık alanım da değil. 25 yıl önce çok popüler idi. Art ve terapi, Diyalektik Davranış Bilişçi, 6 yeni Farkındalık Terapileri, Travma odaklı terapi yöntemleri, kin, nefret, kıskançlık ve öfkenin bozduğu fıtratı düzeltebilir. Eğitim programı odaklıdır. Sufi terapi ile benzerlikleri vardır.

Yeni nesli oyun başından ve sanal alemden kaldırıpta terapi uygulamak kolay değil. Esmaları zikirle hayata tekrar döndürmek mümkündür. Özellikle ergen terapisinde farklı metotlar izlemek gerekiyor. Bireysel zevklerine düşkün, egoist, narsistik bir nesil yetişti maalesef! Ne yapmalıyız?

Çocuklarda Play Terapi mükemmel çalışıyor. Bunu uygulayan az ülkemizde. Hocam Nancy Riedel Bowers bunun uzmanı, kitabı pratikte kullanılan çok başarılı ve uygulamalıdır. Kanadalı hocam Bowers, önümüzdeki hafta savaştan kaçan Suriyeli mültecilere Macaristan’da Play terapi uygulayacak, tüm dünyayı dolaşıyor.

Çocuklar gerçek oyunla, arkadaşla tanışmadan bilgisayar başında büyüyor. Kanada’da ortaokul sona kadar çocuklara resim yaptırıp, oyun oynatıyorlar. Bugün artık bırakın ana okulu, ortaokul ve lise öğrencisini yaşlılar için bile oyun terapisi var. Michael White ve Epston’un geliştirip uyguladığı naatif oyun terapisinde Irvin Yalom, boş sandalye tekniği ile devrim meydana getirdi. Tüm ana okullarında profesyonel play terapi sistemleri girmelidir. Çocuklarımız travma ile büyüyor, öğretmenlere bu konuda kurslar verilebilir.

Kanada’da Oyun terapi liselerde de uygulanıyor. Farklı düşünmeye ve kimliği ile ilgili tezlere başlayan ergen, bireysel kimliği için yeni uyanıyordur. Ergenlere sosyal beceriler, yakınlaşma metotları lisede kazandırılır. Gerçek hayat, aile, okul ve akranlarıyla ilişki için oyun terapisinde ana hedef. Sosyal, duygusal ve kognitif gelişmeyi izlemesi için okullarda ergenleri takip edecek Play Terapi’de yönlendirecek danışmanlar gerekiyor.

Ergenlere gerçek dünya konuları oyun terapisi ile öğretiliyor. Mesela okuldan ve evden cinsel hayata, hamileliğe, yakın ilişkilere, okul baskısı, uyuşturucu, alkok kullanmadan ve beden imaj sorununa kadar her konu oyunda var. Türkçe yazılmış çok az kaynak var ergen oyun terapisinde. Kişisel kimlik, cinsellik, ail eve akran ilişkileri, eğitim ve gelecek planları konuşuluyor.  Ergen Oyun terapisinde de farkındalık teknikleri de var. Sosyalleşme, kendine özgüven geliştirme, iletişim kurma ve problem çözme yeteneği kazandırılıyor.

Ergen oyun terapisinde gelişim seviyesine uygun oyun terapisi yetişkinlerle kullanılıyor, mesela, çizme, boyama, kreatif drama oyunları ve görsel öğrenirler için görsel oyunlar. Ergenlerde fantazi, drama, şiir ve role uyunlarının yanısıra atletik, yarışcıl ve yarış olmayan kard ve tahta oyunları oynanabilir.  Mesela Kukla oyunu, hislerini ifade etme,  konflikt çözme, beden dili ile oyunlar, drama, müzik, aksiyon merkezli sanatsal kabiliyeti kullanacak oyunlar sayılabilir. Ayrıca  sulu ve yağlı boya, grupla bulmaca oyunları, ortak proje sanatsal kreatif darama ve projelerden kollaj oluşturmalar yapıştırmalar, görsel grup oyunları da sayılabilir. Rekabet sevenler için dama, satranç, domino veya rekabet olmayan bir torbayı yumruklama ve kard oyunları oynanabilir.

Ortaokuldan itibaren çocukları yarış atı gibi ağır müfredatla üniversiteye hazırlamak onlardan oyun terapiyi onlardan çalmaktır, bu sorun lisede patlar. Art terapi ve Play terapi, çocuklarımıza hem travmadan kurtaracak güvenli bir ortam sunar hem de sosyal ve duygusal beceriler geliştirir. Oyunlar akranlarıyla sağlıklı ilişki kuramayan ve güven ilişkisi oluşturmayan çocuklar için çok faydalıdır. Mind Over Mood’un yeni geliştirilmiş. CBT modeli kitabı çok yeni, henü Türkçe’ye çevrilmedi. Christine A. Padesky, Kasım’da Toronto’dan terapist eğitiminde olacak. Yakında Türkiye’ye de gidebilir. Psikoloji öğrencileri ve Terapistleri bu yeni terapi modelleri konusunda eğitmek için 2016 yazı Türkiye’de olabilirim.

NOT: Play Therapy eğitimini kısa sürede tamamlamak için terapistlere ve öğretmenlere yönelik. CACPT Certification Program var. 6 haftalık Certification programı önümüzdeki Temmuz ve Ağustos arasında Telus Building’de olacak. İletişim: elizabeth@cacpt.com

farukarslanlogo

Objek ilişkisi kuran Sufi terapisi!

Objek ilişkisi kuran Sufi terapisi!

Batılıların DSM V ‘da belirlediği hastalık tanımları ve belirtilerini hastada tesbit etmeme rağmen damgalamam, söylemeden çözmeliyiz. Her bireyin takıntı yaptığı ve mutluluk duyduğu attachment farklı olabilir. Kimisi mesleğine, kariyerine aşıktır, kimisi uhrevi lezzete. Objek ilişkisi terapi nasıl çalışır?

Yakınlık duygusu ve yalnızlık bunalımı arasında gel git yaşarken, attachment, bağlılık gerekli. Beyinde Serotonin, mutluluk hormonu salgısı salgılanmalıdır. Objet İlişkisi kuran bireyler, annesiyle kurduğu duygusal bağı hayatları boyunca ararlar. İyi bir eş ararken, yitirdiği sevgiyi arar. John Bowly’nin ortaya attığı Attachment teorisinin sadece anne ve bebek arasındaki görünmez sevgi bağı ile sınırlı olmadığı çok açıktır.

Duygu ve düşünceleri birbirinden ayırıp zihinde ana sorun oluşturan en sıcak olumsuz düşüncelerin hangi duyguları tetiklediğini buluruz. Her danışan doğru odaklı terapi istemiyor. Görünen probleme kısa dönemli çözüm istiyor. İşte mükemmel bir CBT, Mind Over Mood hastasıdır.

Terapist olarak danışanlara beş farklı modeli sunar, kişilik yapısının 9 ana, 32 çeşit türden hangisi içine girdiğini 2. seansta anlarım. Doğru odaklı terapi ile çözüm odaklı terapilerin çakıştığı nokta, herkesin hedef merkezli olmamasıdır, bu nedenle kognitif model herkeste çalışmaz. Objektif delil ve sebepler çoğu zaman terapi hastasının dikkatinde olmuyor. Danışan ben istiyorsam bana onu ver diyor, direktif istemiyor.

Kişi merkezli, person oriented, terapi insan merkezli, hasta merkezli olarak Batı’da medikal model içine girdi, var oluşcu terapi vardır. Sufi terapi bu nedenle önemlidir. Yeni nesil sorting out yapıyor, her şeyde nasıl ve nerede sorusuna cevap arıyor. Ne ve niçin yerine bireysel mutluluk peşinde koşuyor.

Terapi, çoktan Freud’un instrinsic, güya obkejtif sebeplerden, extrinsic görünmeyen sebeplerle nasıl tercihler yaptığımız alana kaymıştır. Her şeyde sebep arayan Freud inançları yok sayma peşindeydi, dini ve Allah’ı insanların uydurduğunu iddia etti, inançsız imanlıyı anlamaz. Terapide uzman olanlar eğer fazla Freud yanlısıysa kendini tamamen kaybedebilir. Hep bir sebep arar oysa neden değil niçin problem aranır.

Sufi terapi, farkındalık yoluyla negatif zihinden pozitife geçiş imkanı sunuyor. Freud’un rüyasında bile görmediği terapi çeşitliliği oluştuğu postmodernitede Sufi terapi yeni bir çığır açıyor. Objek ilişkisi sağlıklı biçimde kuruluyor.

logosufiterapi

Mevlana ve Naratif terapi

Psikoloji’de laik despotluk sona eriyor. Ruhsal danışmanlık ile modern terapi metotlarının evlendiği entegre olmuş yöntem Batı’da modadır. Kalbini nefsi arzularına bu dünyaya satmış bir terapist, iki dünyada saadet arayan bir danışana nasıl bir terapi önerebilir ki! Dünyevi çözümler sunar, oysa terapi ruhsal alanı da kapsamalıdır. Terapistlerin en büyük sorunu egoistce, bencil tavırla danışanlar üzerinde aşırı güç kullanmalarıdır. Oysa yeni trend diyor ki, güç yüzde 85 danışanla danışılanın sağlıklı, ortak güven ilişkisinde olmalıdır; yüzde 8 terapistin kabiliyeti, yüzde 7 teknikleri kullanma başarısı rol oynar.

Spiritual (ruhsal) kalp konseptinde, kalp İmamı Gazali’nin ifadesiyle 6 boyutlu duyu organıdır; Esmaların oluşturduğu vicdanı Şeni Rabbaniye ve Latifeyi Rabbaniye kalpten ruha taşır. Allah’ı anmayan, zikretmeyen kalp bu nedenle ölüdür, et parçasıdır. Oysa cismaniyetten çıkıp kalp ve ruhun derecelerinde yükselmek, Hakkalyakin imanın zevkinlerine, hal ve makamlarına çıkmak kalp ile oluyor.

Devlet İslamcıları, Hariciler, Tekfirciler hep Müslümanlarda travmalara yol açtı, terapi ile tedavi Sufi alimlere, Allah dostlarına, ruhsal terapinin ilmini bilen terapistlere düşüyor. Batılıların icad ettiği sanılan Psikoloji’nin temelini aslında Müslümanlar kurdu ve 20. yüzyıla kadar tarikatlarda, tekkelerde bu terapi yaşamıştır. Sadece öğreti değil ahlak ve kalp ilmi terbiyesi de verilmiştir. Bugün böyle bir nefis terbiyesi takip eden şeyh kalmadı, bu boşluk nedeniyle yozlaşan din, kurumallaşan siyasilik samimi olmadığı için bireylerin ahlaklarına yansımıyor.

Naratif terapide beş müceddidin sistemini inceliyorum: Abdülkadir Geylani, İbni Arabi, Mevlana, Said Nursi ve Fethullah Gülen. Harikalar gerçekten. Geylani hazretleri, terapiyi kurumsallaştıran ilk isim. Muhasibi, teorik olarak psikolojik eserler yazmış, Bağdat Okulu’nu kurmuştur. Henüz Fahreddin Razi’nin Kur’an tefsirini okumaya başlamadım. Psikolojik alanda yazılan tek tefsir, ölümünden sonra talabeleri tamamladı.

Mevlana, naratif terapinin asıl kurucusudur. Eski öyküleri İslamileştirerek yeni anlam kazandırmış, ahlaki öğretileri insanileştirmiştir. Eğer Mevlana’ya biz sahip çıkmaz isek, elin Kanadalısı, Amerikalısı, Avrupalısı dejenere ediyor, İslam’ın teröpetik aydınlığıdır Mevlana.

Kanada’nın Waterloo Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Jeff Wilson’ın yayınladığı Mindfulness America kitabında Budizm’i laikleştirip, sadece mindfulness, medicalized yapmasını 3 saat onunla tartıştım ve sert eleştirdim. Japon Kabad Zen’in Amerika’ya kazandırdığı değer Medicalized and Americanized Mindfulness metotlar, 6′dan fazla model hastanelere girdi. 800 bin Amerikalı hem Kiliseye gidiyor hemde Medikal Budizmi benimsedi, meditasyonla ruhsal terapi arıyor. Mevlana’nın Mesnevisi ve Divanı Kebir’ini Budist öğretiler gibi mindfulness kapsamında Americanized yapmalarına karşı çıktım, savaş bu! Mevlana, kendisini İslam, Müslümanlık ve Hz. Peygamber (SAV)’den ayırmak isteyenleri lanetliyor beddua ediyor. Wilson’un yüzüne söyledim.

Bazı müslümanlar, kalp merkezli en güzel farkındalık (mindfulness) terapi metotlarının Sufi İslam’ında olduğunu bilmiyor, Budist arıyor! Cem Yılmaz’ın bir parodisinde vardı: Madem loving kindness meditation hastanın içinde var, neden onca para ödeyip Guru arıyorsunuz yahu!

Terapi Danışanla güven ilişkisi kurulması duygusal yakınlık kurabilmek ve ortak kararlar alabilmekle oluyor. Danışan çözümün uzmanıdır. Terapistler genelde kendi dünyalarındaki objektif çözümü sunar, gerçek problemi çözmekten kaçabilir. Oysa ruh iyileşmesi empatidedir. Semptomlara göre teşhis koyan pragmatist medikal modeller, hemen hızlı pansuman yapan Brief terapi az masraflı olsada asıl sorunu çözmez.

Yalom, Aşk Celladı kitabında aşk takıntısı olan 72 yaşındaki kadını anlamıyor. Yalnızlık, değer verilmemek ve nostaljiyi kavrayamıyor. Takıntılar ve sınır ötesi kişilik bozukluğu, bu yüzyılın en büyük hastalıkları. Peki, birini aşk takıntısından koparmak faydalı mıdır?

Yalom, aşkın terapi ile çözümlenemeyeceğine inanıyordu. Yanlış inançlar düşmanımızdır. Sanal fantazi dünyasında yaşayan bir nesil yetişti bugün. Aşk ve sevgi çok çabuk tüketiliyor. Oysa evlilikleri yaşatan saygı, güven, yardımlaşma, paylaşma, birbirinin örtüsü olma, bakımını sağlama, gönlünü yapma ve her zaman yanında bulunmaktır.

İmtihanlardan geçmemiş hayat yaşamaya layık değildir. Doğruları sakladığınız sürece gerçek terapi gerçekleşmez. Naratif yol, derine iner. Normative objektif realite ve subjektif kişisel tecrübe arasında compassion ve competence sunup bütüncül bir ruh tamiri samimi olabilir. Öncelkle The Wise Fool (Aydın Aptal) mı yoksa The Sheppard (Çoban) mı olmak istiyorsunuz? Ruhların tamiri için derin manayı bulmalısınız.

Irvin Yalom’un Love’s Executioner kitabı naratif terapide bir klasiktir. 90′li yıllarını yaşayan Yalom, 30 yıl önce uyguladı teknikleri. Naratif terapide hasta problem değildir, sorunun mağdurudur. Problemi hastadan ayırma ve soruna yeni anlam kazandırma uzun bir süreçtir. Naratif Öykülendirme terapisi ülkemizde fazla bilinmeyen bir sistem. Epson ve Michael White ile teorisi yazılsa da Irvin Yalom uyguladı. Mevlana’yı bilen bir terapist bu terapi metotunu mükemmel uygulayabilir. O halde Mevlana’nın Kur’an ve Hadis’ten süzülen sözlerinin terapide sorunlara yeni anlam kazandırılmasında yararlanılması gereklidir. Hz. Mevlana, 800 yıl öncesinden ruhları terapi yapan sözleri kalbine gelen ilhamla söyledi. O bir aşk ve reca şairi idi, aslında kalpleri yenileyen bir nefes üflüyordu.

Hz Pir Mevlana (ks), bugünkü atmosferi görse yine aynı sözleri söylerdi:

Biz gittik, kalanlar sağ olsun;
Doğan eninde sonunda ölür.
Gökkubede oturanlar iyi bilir,
Damdan bir taş atıldı mı, düşer.
Hırsı bırak, kendini boş yere harcama.
Şu toprak altında çırak da bir, usta da.
Hiç naz etme, a güzel,
Bu mezarda ne Şirinler var, ne Şirinler,
Ferhat gibi yok olup gittiler.
Direği yelden yapı, a güzel,
Dayansa dayansa, ne kadar dayanır.
Kötü idiysek, geçtik gittik kötülüğümüzle,
İyi idiysek, hayırla anın bizi.
Zamanın tek eri olsan bile
Bir gün gidersin sen de tek tek gidenler gibi.
Yok olmayı istemiyor musun,
İyi şeylerden evladın olsun.
İyiliklerin bükülmüş ipliğidir kalan,
Odur dünyaya direk olanların canı.
Şu akıp giden kum seline bak,
Ne durması var, ne dinlenmesi,
Bak birdenbire bir dünya nasıl bozulur,
Nasıl atar bir başka dünyanın temelini.
Bu kupkuru yerde ben Nuh’un gemisi.
Ömrümün sona ermesi de Tufan.
Girdik susanlar arasına, yattık uyuduk.
Çığlığımız sınırları aştıydı nasıl olsa.

logosufiterapi

Sufi terapi zamanı!

Sufi terapi zamanı!

Muhasibi nefs kavramını psikolojik bağlamda ele alan ilk kişidir. Mevlana’nın Mesnevi ve Hâfız’ın Divan’ı da Kur’an’dan terapi sunuyor. Nefsini bilen Rabbini bilir diyen Muhasibi, Sufi psikolojisi eserlerinde karakter tahlilleri yapar, ahlak ilmiyle kişilik bağlantısı kurar. Tefekkür ile kalbi farkındalık sistemini yazdı ve “Başkasını düzeltmek için önce kendini bilmeli ve düzeltmelisin.” dedi. Bağdad Sufi Islami Okulu’nun kurucusu Al-Muhasibi (781–857), Cüneyid Bağdadi’nin de hocasıdır. En az Gazali kadar asırlardır İslam dünyasında çok etkili olmuştur.

Şeyhi Ekber, Mevlana’dan önceki asrın müceddidi İbn Arabi, el-Fütıhatü’l-Mekkiyye’de ilim talebinin her halükarda iyi, arzu edilir ve övgüye değer (mahmud) olduğunu söylemiştir. Okuyunuz, mutlak mezara kadar ilim tahsil ediniz. İmam Gazali, İhya’sında dünyayı kalbin iki halinden ibaret görür; kurbiyet “yakınlık,’ anlamında, eğer ilim ve amel ahiretin kazanılmasına yardım ederse yararlıdır. Ancak İbn Arabi’nin dediği gibi ‘arif olmayan zahidler’ vardır. Şibli’ye göre de “Hiçbir şey olmayan dünya hakkında zühd etmek de gaflettir.”

Horasan Sufilerinden Yahya b. Muaz’ın şu sözünü Kuşeyri eserine almış: “Dünya süslenmiş bir gelin gibidir. Onu talep edenler, ondan kurtulamazlar.” Mevlana ise, tuli emeli dünyeviliği şöyle özetledi: “Dünya Allah’ı bilmemek, Allah’tan gafil olmaktır. Yoksa kumaş, para, kadın ve evlad değildir.”

Gazali ve İbni Arabi’nin açık ifadeleri ışığında, zahid ile Sufi’yi ayıran özellik dünyanın niteliğidir. 7 nefis ve 6 kalbi boyut anahtardır. Feridun Attâr’ın İlâhîname’si, Musîbetnâme’si ve Uşturnâme’si dünyevi emeller peşinde açgözlü, öfkeli ve güçlü karakterleri hiçliğe çağırır. İlahî aşkın esasını, tasavvuftaki katı zühd hayatına kazandıran kişi bir kadın velî Rabi‘atu’l Adeviyye’dir. Mutlak aşkın sembolü olmuştur.

Gazneli Hakîm Senâ’î Hadîkatü’l-Hakîka’sı 10 bin beyitten oluşur. Hâfız, ondan önce yaşamış Sa’dî’nin gazellerinde Allah aşkı ana temadır. Ebu Hafs Sühreverdi’nin ‘Avarifi, İbn Arabi’nin Fütühat’ını, Senâ’î’nin Seyri’l-‘İbâd İle’l-Ma’âd ve Tesbihu’t Tuyur’unu da okumalıyız. Serrac’ın Luma”ı, Kelaba.zi’nin Ta’arrufu, Ebu Talib Mekki’nin Kütü ‘l-kulüb’ü, Kuşeyri’nin Risale’si, Hücviri’nin Keşfü’l-mahcüb’u yavaş yavaş yazacağım.

Allah’ın ismini kalbin derinliklerinde konuşmaksızın sürekli tekrarlamak olan “zikir”, bazı şairlerce ince ipliklerin eğrilmesine benzetilir. Hallâc’ın aşk derdi yüzyıllardır şiirlerde var. Tasavvufu Fars-Urdu geleneğinde en iyi temsil eden Muhammed İkbal, Hallâc-ı Mansûr aşığıdır. Onu hapseden İslam halifelerini ve bürokratları kimse hatırlamıyor, hepsi ebter oldular. Oysa velüd Allah dostları her zaman kalplerde sultandır, yaşıyorlar.

Hoca Ahmet Yesevi ile şahlanan ve yön bulan Horasan Tasavvufî Akımı, Anadolu’yu Müslüman yapan hamurun özüdür, Vehhabi İslam’ını yurdumuza asla sokmamıştır. Hz. Mevlana’yı okuyarak sadece Fransa’da yılda 1500 Fransız Müslüman oluyor. Siyasete gömülenleri dinleyerek Müslüman olana pek rastlamadım.

Sufi Terapi, 250′den fazla Sufi konsept ve terminolojinin eğitimi için seçilmiş 7 ana çatı şemsiye etrafında olumlu zihinsel değişimi kapsar Nice Sufi alimler, evliyalar asfiyalar, İslam’ın Kur’an’ın özünü Sufi yaşamı anlatan had hesaba gelmeyen eserler yazdılar. Bunları yazacağız.

“İlim öğren, kimse âlim olarak doğmaz, ilim sahibi ile cahil bir olmaz.” diyor İmam-ı Şafii. “Zahidler ahiretin padişahıdır. Arifler de zahidlerin” der Zünnun-u Mısri. “Peki, marifet nedir bilir misin? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir!” der Mevlana ve kalp yolunu gösterir:

“Allah üstünlük bakımından gözyaşını şehitlerin kanı ile eş tuttu. Her insan yağmur damlası gibidir. Kimisi çamura, kimsi gül yaprağına düşer. O dağa bir kuş kondu, sonra da uçup gitti. Bak da gör, o dağda ne bir fazlalık var ne bir eksilme.” Kibir ve kinin cennetde olmadığını en iyi bilendir.  “Övülmekten hoşlanmak kadar ahmaklık düşünülemez.” diyen Bişri Hafi (r.a.) ile kalp ehli sultanların yolunu çizmiştir. “Olgun bir adamı dost edinmek isterseniz, eleştirin. Basit bir adamı dost edinmek isterseniz methedin.” diyen Sadi Şirazi aynı telden kalpten söylüyor. Sa’d-i Şirazi, “Allah eğer hikmetiyle bir kapıyı kaparsa, rahmetiyle başkasını açar.” diyor.

“Düşmanınızın bile, insan olduğunu unutmayınız” diyen Hacı Bektaş-ı Veli ile “Cehennem dediğinde dal odun yoktur, Herkes ateşini buradan götürür” diyen Pir Sultan Abdal ile aynı yoldayız.

Muhyiddin-i Arabi, vurgular: “Cenâb i hak sana hizmeti ibadeti farz kılmakla aslında cennetine girmeyi farz kılmıştır.” Hz. Ömer (ra), illa ki ahlaka değinir: “İnsanlığın şerefi aklıyla, asaleti diniyle; şahsiyeti ahlakıyladır.” Ve Hz. Ali (R.A): “Allah dostları o kişilerdir ki, insanlar dünyanın zahirî görünüşüne baktıkları zaman, onlar dünyanın iç yüzünü görürler.”

Kalbin sahibi olan Allah, o kalbi işlettirmesini potansiyel tavırdan fiilen uygulamaya geçirmenizi, geliştirmenizi, Allah’ı anmanızı istiyor. Kalb dahi akıl gibi işleyecek. En büyük vasıta, velâyet derecelerinde zikr-i İlâhî ile zakirlik yolunda imani hakikatlara teveccüh etmektir. İnsanın kalbi ve zihni, binler âlemin mânevi haritasıdır. Ebedî, uhrevî, haşmetli bir makinenin âletleri, bir ilim kaynağı ve bilgi merkezidir.

Tasavvuf, İslâmiyetin temel prensiplerine dayanarak, nefsi dünya alâkalarından ve sevgisinden kesip Allah’a ulaşma bilgisi. Ulaşılacak kemalat zirvesidir. Zalimler, Sufilere toslarlar. “İyi bilin ki, Allah’ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.” Yunus Sûresi, 10:62.

Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr ü sülûk namları altında şirin, nuranî, neş’eli, ruhanî bir hakikat-i kudsiye vardır ama Vehhabiler ret eder. 29. Mektubun Dokuzuncu Kısım, Telvihât-ı Tis’a, yani Sufilerdir. Bu kısım, turuk-u velâyet hakkında olup Dokuz Telvihtir. Dokuza dikkat ediniz. HAKKA vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Üstad’ın yolu “acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarikidir. 29. Mektubu okuyanlar, üstadın yaptığı bölüm, kısım sıralamasına şapka çıkartmalı. Fitne ve nifak dönemi sonrası 9 alanda Sufi Terapi başlar.

Üstad Said Nursi, şehittir. Onun devamcısı olduğunu ispatlayan Hizmet cemaatı ve Gülen Hocaefendi, rüştünü gösterdi. Kevser suresi dönemi bu Kurban bayramı ile geldi. Peygamberimiz (sav), teblig kahramanı Hizmet ve Ehli Beyt, Seyidler cemaatı devrede.

Kahhar galibi esmalı kahraman Yavuz, ipi eline aldı mı bize Halim ve Vedüd olmak düşer. Rahman ve Rahim Allah, zalimlere acısın, dua edelim. Derviş’in bir Celal yüzü var, savaş zamanlarında ortaya çıkar, birde Cemal yüzü var, gül kokusu yayar. Esmaları Zul Celali Vel İkram toplar. Kin ve nefretten beslenenlere verilecek en güzel tavsiye, ruh ve düşünce mimarlarımız Sufiler. İslam’ın Kur’an’ın özünü yaşayanları yazalım.

İlk NOT: Elbette tasavvufu kurumsallaştıran Abdülkadir Geylani, galibi esma sistemini de kurandır. Muhasibi gibi tamahı gaflet temeline dayandırır. Galibi esma hesaplamalarını vermemizde bir aylık tekniki bir sorun çıkmıştı, bugünden tekrar başlıyoruz. Vira Bismillah. Kimseyi unutmadım.

 

farukarslanallahlogo

‘Sevgi’ üzerine acı sözler

Alıntı

‘Sevgi’ üzerine acı sözler

'Sevgi' üzerine acı sözler

VEYSEL AYHAN

2 Ekim 2015, Cuma

“Sevgi duygusu” yaratılmış ve kalbe atılmış bir “şey”dir. Allah verirse olur. Canı isteyen, arzu eden onu elde edemez.

Her insanda var olan sevgi miktarı/istidadı/kabiliyeti farklıdır. Teşbihle basitleştirip ifade edersek kimi insanda üç gram kiminde on, kimin yüz kilogram istisnai fıtratlarda ise tonlarca olabilir. Ama her insanda minimum var olan sevgi “üç gramdır”. İlki nefsine yani kendine ikincisi eşine üçüncüsü çocuklarına. Basit, en alt insani düzey budur. Eğer sevgimiz bundan ibaretse biz toplumsal hayatta iki tuğlayı bir araya getiremeyiz. Böylelerini aile fanusu dışında hiç kimsenin ıstırabı, acısı, ölümü; zulüm ve eziyet görmesi zerre kadar rahatsız etmez.

Dünya, yöneten ve yönetilen gruplarından oluşan kitlelerden ibaret. Şirketler, kurumlar, holdingler, hükümetler… Bizim konumuz yönetirken işinin ana unsuru içinde bulunduğu kadro ile Allah’ın rahmetini, rızasını, hıfzını ve inayetini talep eden oluşumlar.

BİR ARAYA GELMEYEN 2 KELİME: KİBİR VE SEVGİ

Bu tür gönüllü hizmet organizasyonlarında bir idarecinin en vazgeçilmez vasfı “sevgi”dir. İçinde “sevgi” taşımayan bir idareci otoritesini soğuk ve kopuk piyasa kurallarıyla kurar. Yönetici, altındaki personeli veya çalışanlarını kendi kardeşi, yakını hatta evladı gibi bir sevgi ile kucaklamıyorsa o oluşumu “gökler” kucaklamaz. Böyle bir kalp taşıyan yönetici alttakileri sevmediği için, canı isteyince iç argümanlar ve duygu sömürüleri; canı isteyince piyasa kurallarıyla ceberut bir idarecilik yapar. Alttakiler üsttekinin bu halini, kendilerini sevip sevmediğini kesinlikle hisseder. “Sevgi” kadar karşıdan otomatik olarak hissedilen bir başka duygu yoktur. En avam insan bile sevgisizliği hisseder. Hissedilince de yöneten ve yönetilen her iki taraf farklı buudlarda ve farklı dünyalarda yaşar. Dünyayı karıştıran iki kelime vardır: Kibir ve zulüm. Ve bu iki kelime asla sevgi dolu bir kalpte bulunmaz. Bir mütekebbir bir başkasını kesinlikle sevemez. Sevginin olmadığı yerde zulüm söz sahibi olur. Ve ortada kardeşlik atmosferini yerle bir eden otorite sağlama zulmü başlar.

CEMAATLE NAMAZ; “SEVGİ”NİN OTORİTESİ

Yöneten ve yönetilenin farklı âlemlerde yaşadığı bu iklime rahmet inmez. “Allah’ın rahmeti cemaat üzerinedir.” Bunu namazla misallendirelim: İmam farklı yöne, cemaat farklı yöne doğru namaz kılmaz. İmam başka hayallerde cemaat başka ümniyelerde olmaz. İmam secde, cemaat rüku etmez. İmamın cemaati tecessüs, cemaatin birbirinin “sehif”ini yan gözle izlediği bir namaz, namaz değildir. Böyle bir namaz cemaatle yani “27” kat rahmeti celb edecek bir namaz olmaz. Böyle bir namazda Şeytan’ın rüzgârı fertler arasında ıslıklar ve daireler çize çize, kahkahalar ata ata eser.

Mantık, heyecan ve kitle psikolojisi; bir cemiyet için güvenilir bağ değildir. Asli bağ “sevgi”dir. Tuğlalar arasındaki harç “sevgi”dir. Fertleri böyle bir harçla birbirine “bünyan-ı marsus” gibi bağlı bir heyeti şeytanın hiçbir ordusu dağıtamaz. Şeytan o camilerin civarına bile yaklaşamaz. Şeytan’ın tozu dumana katıp dağıtacağı binalar, tuğlaları arası sanal harçlar olan, suni ve iğreti menfaat yapılarıdır.

Sevgi iradi değildir. İnsan ister, Allah kabul ederse lütfeder kalbine atar.

Bu nedenle bir idareci kalbine bakmalı. Üç gramlık bir kalbi varsa, altındakileri kendi öz kardeşleri gibi görmüyor, onların dertleriyle ilgilenmiyorsa, şefkatle her ihtiyaçlarına koşmuyorsa o idareciden hiçbir şey olmaz. Değil Allah’ın rahmetini celp etmek “Celal”ine bile davetiye çıkarabilir. Bu durum, gönüllülük esaslı yapılardan, eğitim yuvalarına hatta öğretmen öğrenci ilişkisine kadar geçerlidir. Hemen her dairenin birliktelik harcı “sevgi”dir. Geri kalan sentetik tutkallar yatsıya kalmadan çözülür.

TEK ÇARE

Eğer ben, “işini yapıp maaşını alan bir devlet yöneticisi” gibi isem işim bitmiş demektir. Her gece seccademe koşmalıyım. Diyelim ki iki yaşında, kalbinin dört damarı tıkalı bir kızım var. Kalkar dua dua ağlar kurtulsun diye yalvarırım. Ki Allah böyle bir duayı reddetmez.

Benim için en hayati konu bu “sevgi”sizlik boşluğunu gidermek olmalı. Sürekli ‘Allah’ım kalbime kaldıracağım kadar kilolarca tonlarca bir sevgi lütfet’ demeliyim. Üşenmeden her gece kalkıp altımdakiler için “Allah’ım ‘şu, şu, şu… ‘ isimleri ‘rıza’na yönelt, problemlerini gider ve onları inayetinle bana sevdir.”, “Rabb’im herhalde kalbimdeki bir marazdan dolayı şu arkadaşı sevmiyorum, ne olur kalbi hastalıklarımı gidererek o arkadaşı da bana sevdir.” demeliyim. Aksi halde önünde bulunduğum kadro ile aramda sevgiye değil korkuya dayalı bir otorite bağı kalır.

BİR SEVGİ BURCUNA ÇIKMAK

Bamteli’nde “Bir insanın iman’ının vüsati (genişliği) mahlûkata şefkati nispetindedir.” deniyor. Ki bu bir başka tehlikeyi ifade ediyor. Demek ki “sevgisizlik ve şefkatsizlik” benim imanımın zayıflığının da göstergesi.

Bir yanda milyarlarca insanı seven, onlar için ağlayan, yas tutan; ağaçlardaki böceklere şefkatle eğilen, rengârenk çiçekleri incitmeden okşayan, onları Allah’a aidiyetiyle tazim eden bir kalp, diğer yanda üç gramlık benim kalbim. Ne kapanmaz bir uçurum!

Tekrarlayayım ne olurdu her gece telaş ve panikle seccadeye koşsak, incir çekirdeği ile incir ağacı arası bir noktayı gaye-i hayal edinsek, üç beş gramlık dağarcığımızı gök hediyesi  “sevgi” ile taşacak kadar doldursak!

Ümitsizliğe yer yok. “Allah ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır.”(3/27) Dilerse bizi bir gecede insaniyet semasında bir sevgi burcuna ışığı bitmez bir kandil olarak yerleştirir.

Kin, Nefret, Kıskançlık ve Hasedin Tedavisi

Kin, Nefret, Kıskançlık ve Hasedin Tedavisi

Geçmiş milletleri oluşturan bireylerin çöküşü ve kurdukları devletlerin yıkılışı ekonomik yetersizlik ya da kaybedilmiş savaşlar nedeniyle değildir. Milletleri yıkan kötü ahlaktır. Ahlaki çöküntüdür. Ne yazık ki geçmiş milletlerde görülen hastalıklar çağımızdaki milletleri de etkisi altına almıştır. Bugün ya da yarın güzel insani değerlere sahip çıkma konusunda gevşek davranılırsa veya hakiki insani değerlerden uzaklaşılırsa nefsani hastalıklar günümüz milletlerini de tesiri altına alacaktır. Bu tür hastalıklar bulaşıcıdır. Nedir geçmiş milletlerdeki bu hastalıklar?

  1. Şımarıklık,
  2. Küstahlık,
  3. Servet çokluğuyla övünme,
  4. Birbirine sırt dönüp uzaklaşma,
  5. Çekememezlik, kıskançlık, haset.

 

Tarihçe:

Kıskançlığın tarihçesine bakarsak.. Herkesin bildiği gibi mefistonun Hazreti Adem’i kıskanması ile başlar insanoğlunun dünyaya yolculuğu. İblis insanı hep kıskandı. “Neden o da, ben değil” dedi. Hazreti Âdem’e karşı ilk oynanan oyundur kıskançlık oyunu. Kabilin Habil’i kıskanmasıyla yeryüzünde bir kere daha yenilenir. Sonra figüranları insanoğlu ve şeytan olan bu çirkin oyun tekrarlanır durur. Öyle görünüyor ki, Goethe’nin ifadesiyle kıyamete kadar da tekrarlanıp duracak. Goethe’nin “Faust” kitabını okumanızı öneririm. Bu kitapta Faust insanı, mefisto şeytanı temsil eder. Faust ile mefistonun savaşı sürer gider. Kitabın sonunda şöyle der. “Bilmem ki Faust mu kazandı, mefisto mu?”

Mefisto, Hazreti Adem’i çekememişti, Kabil de Hâbil’i, Firavun, Hazreti Musa’yı, Süleyman Tapınağının yanılan alimleri Hazreti İsa’yı, nice kendini bilmezler de İnsanlığın İftihar Tablosu’nu çekemediler. Çekemediler ama sadece kendi ufuklarını kararttılar. Bugün de kötüler iyileri çekemiyor ve hayatlarını azaba çeviriyorlar. İyiliklere, güzelliklere çirkin deyip daha bir çirkinleşiyorlar. Güzel şeyleri baltalıyor, dünyayı kötülükler arenasına çeviriyorlar.

Tanım:

Çeşitli hikmetlere binaen haset insanların genlerinde var edilmiştir. Haset bir başkasını çekememe, onu kıskanma demektir. Her hangi bir insanın şerefini, başarısını, sağlık ve sıhhatini, rahat ve huzurunu, zenginliğini, makam ve statüsünü, eda endam güzellik ve yakışıklılığını, bilgi ve zekasını, mutluluk ve afiyetini çekememek, kıskanmak, en azından gıpta etmektir.

Belirtiler:

Haset edilen kişideki güzel vasıf ve özellikler, aslında o kişinin kendisine ait değildir ki kıskanılsın. Her türlü güzellik O’na aittir ve O’nun tarafından verilmiştir. Başka bir kişiye O’nun tarafından verilen bu nimetler karşısında duyulan hazımsızlık hissidir haset. Haset eden kişi aslında bu özellik ve vasıfların kendisinde olmasını istemektedir. Hasid (haset eden) güzellikler ve iyilikler başkasında bulununca iç huzursuzluk ve rahatsızlık duyar. Haset eden kişi başkalarında olan özelliklerden rahatsızdır. Bir başkasının başarısı onu rahatsız eder. Düşman yerine koyduğu kişiye verilen nimetlerden dolayı üzülür. Neden onda var da bende yok der. Aslında temeldeki rahatsızlık ego rahatsızlığıdır. Her şeyi yüksek egosuyla sahiplenen hasid insan güzelliklerin nereden geldiğinin farkında değildir aslında. Nimetin geldiği asıl kaynağı bilemediğinden az şükür etmektedir. Kendisindeki güzelliklerin şükrünü tam olarak yerine getiren bir kişi kıskanmaz. Neden kıskansın ki her şeyi dağıtan O’dur. “O adildir. Vardır bir bildiği” der ve kendisine düşene, nasibine razı olur, şükreder. Şükürsüz insan kendindeki iyi özellikleri görmez, başkasındakine bakar.

Haset eden kişi kıskandığı kişinin başına gelen sıkıntılara sevinir. Haset eden kişi egoizminin ve kibrinin altında ezilir. Hayır işlerinde bile hayır sahibini kıskanır. Vereni kıskanır, alanı kıskanır. Kendisinde de vardır ama vermez. Hem vermez hem de vereni kıskanır. Bu mefistonun oyunu değil de nedir? İyilik ve hayırları bile kıskanan hasetçinin durumu aslında ciddi bir hastalığın belirtisi değil de nedir? Böyle bir kişiye deli de denebilir. Haset edenler de derecesine göre bu delilikten pay alırlar.

Hasetçinin hayalleri, düşünceleri kirlidir. Düşünce ve hedefleri seviyesizdir, fikirleri bulanık, sisli ve dumanlıdır. Doğruyu göremez, doğru düşünemez, doğru değerlendiremez. İyiliklere kötülük der. Kendine ait değilse güzellikleri çirkin görür. Kendisine nispet edilmeyen en önemli insani değerlerin gerçekleştirilmesine karşı dahi savaş ilan eder. Dahası, gücünü, kendi değerlerini yükseltmeye sarfedeceğine, başkalarının başarılarını karalama, küçük gösterme ve tahrip etme yönünde kullanır. Böyle davranır ve çok defa hasımlarını yakmak için tutuşturduğu ateşte içten içe cayır cayır yanar. Yine de çekememezlikten bıkmaz usanmaz. Kötülük ateşlerini körükler durur. Karşı tarafı küçük düşüreyim diye çırpınır durur. Ama küçük düşen yine kendisi olur. Böylece aslında kendine zarar verir. Kazanacakken kaybeder. Fırsatları kaçırır. Başkalarına zindan projeleri hazırlarken, koskoca dünyayı kendine zindan eder. Yaşamın güzellik ışıklarını karanlığa mahkum eder. Ve kıskançlığın piri mefistoyu sevindirir.

Aslında her ne şekilde olursa olsun hasetin –nazar dışında– kıskanılan kimseye hiçbir zararı yoktur, olamaz da. Şayet bir zarar söz konusu ise, o da hasetçinin kendisinedir. Çünkü kıskançlık, kıskanılandan daha çok kıskananın işini bitirir. Evet böyle biri her zaman rahatsızlık içindedir. Çekemediği kimselerde gördüğü güzelliklerden, global kaderin ona verdiği nimetlerden rahatsız olur. Oturur kalkar hasım kabul ettiği şahıstaki üstün gördüğü özellikler karşısında kinle, nefretle homurdanır durur. Hatta O’nun ona verdiklerini içten içe sorgular. Duaya inanıyorsa, kıskandığı kimseye beddua bile eder. Hatta onun için büyüye başvurur. Böylece kendi hayatını çekilmez bir azaba çevirir.

Böyle bir hasid, O’nun takdirine rıza göstermemektedir. Haset eden kaderi planların kendi heva ve hevesi istikametinde olmasını ve gelişmesini istemektedir. Bu bir hezeyandır. Böyle biri açık kapalı her zaman kaderi tenkit eder. O’nun eylemlerini ve isteklerini sorgular. Bu da haddini aşmadır. Hikmet bilmezliktir. Parmak ucunu görememektir.

Kıskançlık hafakanları ile kendi yaşamını mahveder. Kendi eliyle gider; kendini sıkan, boğan, öldüren bir darlığın içine hapseder. Yalnız kendini değil çevresini de rahatsız eder. Dedikodu eder, laf taşır, insanları birbirine sokar. Hem rahatsız eder, hem rahatsızlığa maruz kalır. Böyle bir darlık içinde geçirdiği her dakika, her saat, patlamaya hazır bir bomba görüntüsü sergiler ve bu haliyle en yakınlarını dahi huzursuz eder. Tabii ki bu iç sıkıntılarının ardından nevrotik hastalıklar gelir. Burada asıl tedavi edilmesi geren kaygı, depresyon değil, haset duygusudur. Sınıflandırmalar:

Kontrol Altına Alınmayan Haset Duygusunun Aşamaları:

  1. Değişik rekabet hisleriyle dışa vuran kıskançlık duygu, düşünce ve davranışları;
  2. Hazımsızlığa hazımsızlıkla karşılık verme şeklinde ortaya çıkan çekememezlik;
  3. Gidip sanrı ve hezeyana dönüşen, sonra da adeta bir tufan halini alan daha şiddetli haset hissi…

Bir insanda haset hastalığı varsa, onun için bir sürü çekememezlik nedeni hazır demektir. Çok basit bir düşünce değişikliği ile çözülebilecek çekememezlik, hazımsızlık nedeni olabilir:

  1. Bazıları için aynı kulvarda koşma kıskanma nedenidir: Böyle bir kişi şöyle der. “O kim ki benimle aynı kulvarda koşabiliyor. Ben farklıyım. Özellikliyim” gibi;
  2. Bazılarınca karşı taraf kadar başarılı olamama veya beklediği ölçüde başarılarının karşılığını görememe;
  3. Kimilerince de bencillik ve kibir tepelerinden baktığında hep hasmına göre kendine biçtiği seviyenin gerisinde kaldığını düşünme ya da kalma.

Hastalığın Gidişi:

Bir çok problem ve hastalık insanın duygu, düşünce ve davranışlarıyla nefsin olumsuz arzu ve isteklerine cevap vermesiyle oluşur. Nefsi arzu ve isteklerinin peşinden koşarken bir yandan da mefisto kulağına fısıldar durur. Küçükken kardeş kıskançlığı, okulda arkadaş kıskançlığı, evlilikte elti, gelin, kaynana, eş kıskançlığı ve iş arkadaşının, eşin, dostun, yoldaşın, akrabanın kıskançlığıyla yaşam devam eder gider. Yaşamda kimi zaman kıskanan, kimi zaman kıskanılan oluruz. Hangisi olursak olalım kıskançlık sıkıntılara sebep olur. Problemler büyür ve çeşitli hastalıklar böyle meydana gelir. Asıl sebep hasettir. Ve depresyon, kaygı veya nevrotik bozukluk tedavi edilse bile asıl tedavi edilmesi gereken kıskançlık, haset duygusudur. Temeldeki patoloji tedavi edilmezse nevrotik bozukluk tedavi edilse bile sorun tekrarlayacaktır.

Eğer hasedin önü alınmaz, tedavi edilmez ve yaşam kıskançlıkla sürüp giderse, zamanla kıskanılan kimselere karşı olan bu çekememezlik hissi büyür, genişler düşünce ve hissiyatı tamamen kuşatır. Zamanla hasid bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan haline gelir. Öyle ki, artık böyle birinin bütün sözleri döner dolaşır, hep gelir düşman konumundaki kişilere takılır. Kıskançlık pençesinde kıvranıp duran şanssız hasid bütün olumsuzlukları gider kıskanılan kişiye dayandırır. Ne yapar?

  1. Bazen hasmını hafife alır, küçültür, aşağılar, küçümser,
  2. Bazen onun hakkında gıybetlere girer,
  3. Bazen de iftiralar ile karalayarak hep ona karşı düşmanlık duygularıyla oturur kalkar.

Kıskançlık Kurbanları:

Kıskançlık yüzünden üç çocuğu olduğu halde eşinden ayrılan ve daha sonra pişman olan ama kocasını yuvasına döndüremeyen ve eşini dışarıya kaptıran bir anne, bir eş. Burada kaybeden sadece anne baba değildir. Çocuklar asıl kaybedendir.

Kıskançlığı yüzünden aşırıya giden ve otuziki yıllık hayat arkadaşını bıktıran ve kaçırtan ve geri döndüremeyen yaşlılığın eşindeki bir koca. Hala eşini geri getirtmeye çalışıyor.

Eltisini kıskanan, kayınvalidesi ve kaynatası ile bir olup birlikte onu yaşadıkları apartmandan çıkartmaya çalışan ve böylece hayatı kendisine huzursuz eden genç kadın. Mecburen eltisi ile beraber yaşamaya devam ediyor ve yaşamı kendine huzursuz ediyor.

Hükümdarken Salih kulu kıskanıp ateşe atan ama onu yakamayan, sonunda çıldırıp başkentini yakan ve deliren Nemrut. Hala yanıyor..

Tedavi:

İyi terbiye, tedavi edilmezse haset insanı yer bitirir. İnsan kendi kendini rehabilitelerle, Allah’ın huzuruna günde birkaç kere çıkarak, boşlukları doluya çevirerek bu ciddi kayış rampasından kurtulabilir.

Her insanda potansiyel kıskançlık duygusu mevcuttur. Bu olumsuz duygu değişik terbiye yöntemleriyle kontrol altına alınmalıdır. Evet olumsuz duygular, sivri ve rahatsız edici kişilik özellikleri, kötü alışkanlıklar terapi ile tedavi edilebilir. İnsanları his, şuur ve şuuraltı dünyalarıyla iyi okuyup iyi değerlendirebilen iç derinlikli psikolog, psikiyatrist, rehber ve insan sarrafı terbiyeciler aracılığıyla, kişinin olumsuz yönlerinin zararlı bir şekilde ortaya çıkmasına fırsat verilmeyebilir. Bu tür kötü hisler önceden sezilerek, hoşgörüye ya da başkalarına ait meziyetlere dayanılabilmeye, tahammül edilebilmeye hatta onların güzel özellikleriyle övünmeye çevrilebilir. Böylece tüm kötü his, duygu, düşünce ve davranışlar düzeltilebilir. Kişiye kendi kabiliyet ve özellikleri ile yapabilecekleri gösterilebilir. Böylece kıskançlığın derecesi azaltılabilir. Bu şekilde hasetçinin kendini harap etmesi kısmen de olsa önlenebilir. Kıskançlık mefistonun dolaplarından bir dolaptır.

Haset, bir kötülük saplantısıdır. Bir yıkma ve yok etme hissidir. Akli ve mantıki yollarla bunun kıskanç kimseye hiçbir şey kazandırmadığının anlatılması yararlı olur. Hemen tesir etmese de zamanla bir şey ifade edeceği, hiç olmazsa bu duygunun frenlenmesini sağlayacağı söylenebilir. Ayrıca, kıskanç kimsede başkalarına yararlı olma hissinin uyarılması, yaşama duygusu yerine yaşatma duygusunun geliştirilmesi faydalı olabilir. Ve tabii her şeyden evvel yaşamı ve amacını Allah’ın hoşnutluğuna bağlı götürme hedef olmalıdır. Rehabilitasyonda O’nu hoşnut etme gayreti içerisinde olma hissi uyandırılmalıdır. İnsan nefsin ve bedenin kölesi olmaktan kurtarılmalıdır.

Haset, insanın bir kısım iç zaaflarının belli şahıslarda haset dürtülerine dönüşmesidir. Aslında hasetçi kendini yetersizliğinin farkındadır. Çünkü asıl güç sahibini iyi tanımamaktadır. İnsanlarda var olan mal, mülk, çoluk, çocuk, çevre, dost, tip gibi gölge özelliklerin O’ndan geldiğini fark edememekte ve karşısındakine vermektedir. Kıskandığı özellikler kendinde olmadığından dolayı yetersizlik duygularına ve aşağılık kompleksine kapılmaktadır. Oysa bilse ki her şey O’ndandır. Güzellikler sadece O’na aittir ve O’ndan gelir. Güzel özellikler kıskandığı şahsa ait değildir. Bir nevi kıskanmak O’na isyan etmek demektir. Kıskanmak O’nun verdiğini yetersiz bulmak demektir. Hasid, güzellikleri kıskandığı kişiye verir. Gölgelerin gerçek sahibini görmez. Kıskandığın kişideki özellikleri Asıl Sahibine değil de aciz insanoğluna verilirse ondaki yetersizlikler, eksiklikler, acizlikler hasidi kıskanılan kişiyi yenme, yok etme ve yıkma yoluna götürebilir. Böylece kendi üstünlüğünü sağlamaya çalışır. Hem karşındakine zulmetmiş olur, hem haksızlık yapmış olur.

Paçayı nefsine kaptırmış bir hasetçinin içi temiz duygulardan uzak kalır. Kötülükler içini sarmıştır. Böyle bir kişide tedavisinde izlenecek rota şöyledir:

  1. İçindeki bencillik hissi yok edilmelidir. Egosu küçültülmeli, diğergamlık hissi artırılmalıdır. Başkaları için de sevinmesi öğretilmelidir. Kendini yermesi öğretilmelidir. İnsan hatalarını görebilmeli; iyi yönlerini kötü yönlerini masaya yatırıp değerlendirmeli; hatalarını görmesi sağlanmalıdır. Var olanla, kendisine verilmiş güzelliklerle kanat etme duygusu uyandırılmalıdır.
  2. Nimetlere şükür etmesi öğretilmelidir. Yoksa hayattan hiç zevk alamaz tüm dünyayı ele geçirse de. İki krala bir dünya yetmezken, iki dervişe bir kilim yetermiş.
  3. Hasetçinin kibir duygusu, görünme zaafı, alkışlanma arzusu ile savaşılmalıdır. Bu zaaflar hastanın içinden atılmalıdır.

Haset duygusu varken hakikî insan olmak hayaldir. Yaşamdan zevk alması da mümkün değildir. Hasetçi bu duygusunu yenmediği müddetçe iyileşmez bir hastalığın pençesindedir. Düzelmedikçe bu haliyle bir şey dinleyip bir şey anlaması da mümkün değildir.

Diğer hastalıklar gibi haset rahatsızlığının da erken teşhisi çok önemlidir. Eğer rahatsızlık dışa vurmadan sezilir; kıskanılan kimse veya bir başkası tarafından kıskanç adam değişik rehabilitelerle kalbi ve ruhi hayata yönlendirilebilirse, bu öldürücü duygu belli ölçüde de olsa baskı altına alınmış olur.

İnsan iç dünyasını sürekli ölçmeli haset ve kıskanma duygusundan uzak durmalıdır. Hasetle iyilik bir kalbde beraber bulunmaz. Ateşin odunu yakıp kül ettiği gibi haset de iyilikleri öyle yer bitirir. Hasede girmedikleri sürece insanlar hep güzellikle oturur kalkarlar. İnsanlar hakkında iyi düşünmeli, kötü zandan uzak durulmalıdır. Haset çok tehlikelidir. Dedikodu ile ömür ve güzel işler tüketilmemelidir. Başkalarının kusurlarının takipçisi olunmamalıdır. İnsanlar birbirine karşı çekememezlik ve kıskançlığa girmemelidir. İnsanlara kin ve nefret güdülmemelidir. Yoksa sadece kendimize yazık etmiş oluruz.

Kıskanılan Kişi Neler Yapabilir?

Bu arada haset edilen kimselerin de yapabileceği şeyler vardır. Birisinin kendisini kıskandığını fark edenler şöyle davranabilir:

  1. Sahip oldukları nimetleri paylaşma ve herkesi faydalandırma;
  2. Kıskanma ve çekememe konumunda bulunan kimseleri görme, gözetme ve gönüllerine girme;
  3. Hazımsız olduklarına olasılık verdikleri kimseler hakkındaki iyi düşünce ve fikirler onlara ulaştırılma;
  4. Ellerinden geldiğince en güzel işlerde bile başkalarını rahatsız edecek şekilde önde görülmemeye çalışma;
  5. O’ndan gelen güzellikleri herkesin görüp bileceği tarzda kullanarak iştahları kabartmama;
  6. Gıpta damarlarını uyandırmaktan bile kaçınma.

Yarışma ile gıpta karıştırılmamalıdır. İyi işlerde yarışmak; gıpta etmek ve “Bak o ne güzel işler yapıyor. Ama ben de yaparım inşaallah” demekte zarar yoktur. Güzellikleri yaşama ve yaşatmada, O’nun istediği gibi hakiki insan olma yolunda yarışmada mahsur yoktur. Gene de bize düşen karşımızdakinin gıpta damarını uyandırmamaktır. Hastalar Risalesi bunun psikojisini hem müslüman hen müslüman olmayanlara sunmaktadır.

Kardeşlik ve Hizmet

“Risale-i Nur’un gaye ve maksadı tamamen uhrevî ve rıza-yı İlahî dairesinde imana hizmet etmek olduğundan, netice verdiği sair dünyevî iyilikler, dolayısıyla hayat-ı içtimaiyeye ait bir faidesidir.”[ Emirdağ Lahikası]

Uhuvvet (kardeşlik) Risalesi’nde; müminlerde bölünmelere, kin ve düşmanlığa sebebiyet veren taraftarlık, inat ve çekememezlik gibi özelliklerin zararları açıklanmaktadır. İnsaniyet-i Kübra olan İslamiyet nazarında reddedilen ve yasaklanan bu hususların; insanların özel, sosyal ve manevi hayatlarında yaptığı tahribatlar bir bir sıralanmaktadır. Hatta bu tür durumların insanı zulüm yapma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığı da örnekleriyle ortaya konulmaktadır. (Mektubat, s. 253-261).  Kin ve düşmanlık güden kişi hem nefsine, hem mümin kardeşine, hem rahmet-i İlahiyeye zulüm ve tecavüz eder. “Çünkü, kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet (düşmanlık)hasetten gelse, o bütün bütün azaptır. Çünkü, haset evvelâ hâsidi (hased edeni)ezer, mahveder, yandırır. Mahsud (hased edilen)hakkında zararı ya azdır veya yoktur. Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir (geçicidir). Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz”. Bediüzzaman, bu ifadelerinin akabinde Şirazî’nin, “Dünya öyle bir meta değil ki, bir nizaa (çekişmeye)değsin” sözlerini aktarır. Üzerinde fırtınalar kopartılan şeyler geçici olduğuna göre kıymetsizdir. Koca dünya böyle olduğuna göre, dünyadaki cüz’i şeyler daha da ehemmiyetsizdir. (Mektubat, s. 257)

Bediüzzaman, Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde Şirazî’nin veciz sözlerinden alıntılar yapmaktadır. Sadece “La ilahe illallah” demenin yeterli olup olmadığı, “Muhammedün Resulullah” demeden kurtuluşa erişilip erişilemeyeceği sorusuna Bediüzzaman cevap verirken; kelime-i şahadetin bu iki kelamının birbirinden ayrılamayacağını, birbirlerini ispat ettiklerini ve iç içe olduklarını, biri diğersiz olamayacağını ifade etmektedir: “Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyadır (peygamberlerin sonuncusu), bütün enbiyanın (peygamberlerin)vârisidir. Elbette bütün vüsul (varış)yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından (ana yol)hariç hakikat ve necat (kurtuluş)yolu olamaz”. Bu ifadelerden sonra bütün ehli marifetin ve tahkik imamlarının Sadi-i Şirazî gibi düşündüklerini belirterek, Şirazî’nin şu veciz sözlerini aktarmaktadır: “Ey Sa’di! Muhammed’i (asm)örnek almadan bir kimsenin selamet ve safa yolunu bulması imkansızdır.” (Mektubat, s. 321).

Yine, “Sünnet-i Seniyye (peygamber sünneti)ve ahkam-ı şeriat (şeriat hükümleri)haricinde tarikat olabilir mi?” sorusuna Bediüzzaman, Şirazî’nin şu sözüyle cevap vermektedir: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyen, muhâldir (imkansız)ki, hakikî envâr-ı hakikate vasıl olabilsin (hakikatın nurlarına ulaşabilsin).” (Mektubat, s. 436)

“Kardeşlerim! Çok dikkat ve ihtiyat ediniz. Sakın sakın hocalarla münakaşa etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar musalahakârane davranınız, enaniyetlerine dokunmayınız, bid’at tarafdarı da olsa ilişmeyiniz. Karşımızda dehşetli zındıka varken, mübtedilerle uğraşıp onları dinsizlerin tarafına sevketmemek gerektir. Eğer size ilişmek için gönderilmiş hocalara rastgelseniz, mümkün olduğu kadar münazaa kapısını açmayınız. İlim kisvesiyle itirazları, münafıkların ellerinde bir sened olur. İstanbul’da ihtiyar hocanın hücumu ne kadar zarar verdiğini bilirsiniz. Elden geldiği kadar Risale-i Nur lehine çevirmeğe çalışınız.”[ Emirdağ Lahikası]

 

“Evet, Risale-i Nur, Sefine-i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdi hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tûfanından kurtulmasına sebeptir. Çünki zaaf-ı îmandan gelen tuğyan ekserî musibet-i âmmeyi celbettiği gibi, îmanı fevkalâde kuvvetlendiren Risalet-ün-Nur, o musibet-i âmmeyi dairesinin haricine bırakmağa rahmet-i İlâhiyye tarafından vesile oldu. Bu ehl-i îman, bu Anadolu halkı, Risalet-ün-Nura girmeseler de, ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekliyen yangınlar, tûfanlar, tâunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onlar da bizim bu derece âhiretimize karışmaları onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.”[ Sikke-i Tasdik-i Gaybi]

 

 

 

Nefs hırsız gibidir

Robert Frager Türkiye’de tasavvuf okurlarının Kalp, Nefs ve Ruh, Aşktır Asıl Şarap kitapları ile yakından tanıdıkları bir isim. Doktorasını sosyal psikoloji üzerine Harvard Üniversitesi’nde yapan Profesör Frager, Harvard, Berkeley ve Santa Cruz Üniversitesi’nde dersler verdi. Tasavvuf ve psikoloji disiplinlerinin buluştuğu Benötesi Psikolojisi üzerine çalışmalar yaptı ve ABD’de Benötesi Enstitisü’nü kurdu. Hâlen bu enstitüde psikoloji profesörü ve Benötesi Psikolojisi Mânevî Rehberlik Programı’nın idârecisi olarak görev yapmaktadır. Benötesi psikolojisi hakkında temel bir eser olan Personality and Personal Growth (Kişilik ve Kişisel Gelişim) adlı eserin iki yazarından biridir. Psikolojiye dâir kaleme aldığı pek çok eseri vardır. Bunun yanı sıra tasavvuf ve İslâm hakkında dört eserin yazarıdır: Essential Sufism (Tasavvufun İlkeleri), Love is the Wine (Aşktır Asıl Şarap), Heart, Self and Soul (Kalp, Nefs ve Ruh) ve Wisdom of Islam (İslâm’ın Hikmeti). Frager söz konusu çalışmalarıyla gelenek ile modern, doğu ile batı arasında köprü kurmaya gayret göstermektedir. Bu bağlamda psikoloji ve tasavvufun bir arada olduğu özgün metinler kaleme almış ve Benötesi Psikolojiye dâir eserler vermiştir. “The Tyrannical Nafs” (Nefs-i Emmâre) başlığını taşıyan ve Craig Hamilton tarafından kendisiyle yapılan röportajdan bazı kesitleri İngilizce’den çevirerek sizlerle paylaşmayı düşündük. Bu röportajda Frager’in üzerinde sıkça durduğu konu nefsin doğası ve nefs ile mücâdele yöntemleridir.                                                                                                                                

Röportaj :  Ercan Alkan

Birliği Arıyoruz

 

“Heart, Self and Soul” [Kalp, Nefs ve Rûh] adlı kitabınızda, egoyu “Mânevî yoldan bizleri alıkoyan bizde mündemiç bulunan tüm kuvvelerin toplamı” olarak da tanımlıyorsunuz. Burada tanımladığınız üzere ego, tasavvufta “nefs-i emmâre” (the tyrannical nafs) denilen şey midir?

Evet. Tasavvufta nefsin en düşük mertebesi, bizi dalalete sevk eden içimizdeki güçlerin tümünü ifâde eden nefs-i emmâre ya da zâlim nefstir (the tyrannical nafs). Bu mertebede bizler içimizdeki söz konusu güçlerin farkında değiliz, onların var olduğunu inkâr etmede, “Benim alkolle bir problemim yok. Yalnızca biraz kahvaltıda, biraz öğle yemeğinde, biraz da ikisi arasında alkol almaktayım fakat yine de benim hiçbir problemim yok.” diyen kimseye çok benzemekteyiz. Bu inkâr, bu bilinç dışılık, nefs-i emmâreyi inanılmaz derecede güçlendirmektedir. Ve çoğumuz,  sandığımızdan daha da fazla bu aşamadayız. Kanımca bu, herhangi bir kimsenin meselâ otobanda birisi yolunu kestiğinde ya da birisi ona kaba davrandığında veya onu aşağıladığında ya da kızdırdığında içine düşeceği bir aşamadır. Zîra nefs inanılmaz derecede güçlüdür. 

Nefsin Mertebeli Bir Yapısı Vardır

Şöyle ki tasavvuf birtakım aşamalarda ya da mertebelerde ilerleyip giden bir nefsten bahseder. Nefsin, kendini ayıplayan (self-blaming) ya da pişman olan (regretful) nefs anlamına gelen ikinci mertebesine nefs-i levvâme denilir. Bu aşamada, nefsin daha çok farkında olunur, ancak hâlâ nefs tarafından köşeye sıkıştırılabilme ihtimali de mevcuttur. Bu “Biliyorum, şimdi yanlış şeyler söyleyeceğim, umarım kendimi bundan alıkoyarım… Kahretsin… Aynı şeyler yine başıma geldi” sözünde düşülen duruma çok benzer. Aslında o kişi cümleye başladığında çenesini kapaması gerektiğini çok iyi bilir; ancak bu elinden gelmez ve yine yapacağı şeyi yapar. Bununla birlikte nefs-i levvâme mertebesinde, en azından alışılmışın dışına çıktığımızın farkına varırız -bu durumda bilinçlilik mertebelerimizin en üst seviyesi olmayan bir şeyin hâlâ pençesi altındayız. Ancak her ne kadar tahrik edildiğimizin farkına varmış olsak bile yine de nefslerimizin söz konusu fiili yapmasına izin veririz.

Daha sonra, nefs ile mücâdeleyi sürdürdükçe ve onu daha net gördükçe, olumlu davranışları ikâme etmeye ve Allah’ın isimlerini -ki bunlar olumlu niteliklerdir (cemâl sıfatları)- zikretmeye çalıştıkça, yavaş yavaş bu güçleri zayıflatırız ve onların tahakkümünden âzâde oluruz. Ancak bütün bunlara rağmen, bu kuvvetler bâzı özel durumlarda güçlerini artırabilirler. Çoğu zaman onların tahakkümü altında kalma ihtimalimiz vardır, zîra onlar hâlâ oradadırlar. Allah dostlarının nefsleri belki bu konuda istisnâ tutulabilir… Hz. Muhammed (s.a.v.) hakkında târihî ve edebî değeri olan bir rivâyet vardır. O, bir gün gece geç vakitte, ibâdet maksadıyla sahraya çıkmıştı. Genç eşi Âişe, Hz. Muhammed’in diğer eşlerinden birisinin yanına gittiği düşüncesine kapılmıştı. Aslında Hz. Muhammed (s.a.v.) sahranın sessizliğine çıkmıştı. Âişe de ağır ağır yürüyerek dışarıya yönelmiş, Hz. Muhammed (s.a.v.) ona bakarak şöyle söylemiştir: “Ey Âişe, küçük şeytanını da berâberinde mi getirdin?” Bunun üzerine Âişe sormuş: “Küçük şeytan nedir?” Hz. Muhammed şöyle karşılık vermiştir: “Bütün âdemoğullarının küçük bir şeytanı, küçük bir şeytânî parçası, yâni nefsleri vardır”. Hz. Âişe tekrar sormuş: “Yâ Resûlallah sizin bile mi?” “Evet benim de. Ancak, ben benimkini Müslüman yaptım.” Şimdi bu son cümlenin bir başka çevirisi şöyledir: “Benimki bana boyun eğdi, teslim oldu.” Çünkü müslümanın kelime anlamı boyun eğen, teslim olan kimsedir. Büyük velîler bu gibi durumlarda çoğunlukla olağandışı bir sabır ortaya koyar ve çoğumuzun perişan olacağını bildiğimiz söz konusu durumlarda nefslerine hâkim olurlar; bence büyük velîlerin dışında kalan bütün herkeste teorik olarak nefs tarafından baştan çıkarılma potansiyeli hâlâ vardır.

Bir kimse mânevî yolda ilerlerken nefsin onu baştan çıkartması farklı formlarda mı gerçekleşmektedir?

Evet. Nefsin mertebeleri konusuna devam edersek konu açığa kavuşur. Nefs-i levvâmeden (the regretful nafs) sonra nefs-i mülhime (the inspired nafs) denilen nefse gelmekteyiz. Nefs-i mülhimedeki kalp hikmeti, mânevî nûrun hikmeti, gittikçe kişiliği ve bilinçliliği elde etmeye başlar, bu durumda biz fiilen, egonun güçlerinden biri olan sezgi, -hakîkate yönlendirme ve hakîkatle irtibat kurma algısı olan sezgi- seçeneğine sahibiz. Problem şu ki, nefsin aşağı güçleri hâlâ bir şekilde hareket hâlindedir. Egonun saltanatı hiçbir şekilde bitmiş değildir ve en büyük tehlike, hiç şüphesiz, egonun nefsi aşağılamak yerine nefsi yüceltmek ve abartmak maksadıyla hikmeti ve nuru kullanmaya başlamasıdır. İdeal anlamda bir kimse “Bu nur benim değildir, bu hikmet benim değildir. Benimle açığa çıkan bir şeydir. Başka bir kaynaktan gelen bir şeydir.” demek ister. Ancak ego “Bu benim hikmetim. Bilen benim!” demeyi ister.

Mariana Caplan tarafından kaleme alınan ve yakınlarda piyasaya çıkmış olan Halfway Up The Mountain [Yolun Yarısı] isimli ilgi çekici bir kitap var. Kitap, yarı yolda kalıp bir şekilde, bu aşamada duraksamış, daha ilerilere gidememiş mânevî mürşidlere sâhip olmanın pek çok tehlikesinden söz etmektedir. Aşamalar içerisinde en tehlikeli olan budur. Çünkü eğer ego gerçek hikmet ve de gerçek nur ile şişerse, bir şeyleri değiştirmek artık çok zordur. Zîra nur gerçektir, hikmet gerçektir. Tek problem ise egonun bunu, kendi nefsinden daha yüce bir şeye değil kendi nefsine nispet etmeye başlamasıdır. Bu nedenle nefs daha da sağlamlaşır, hatta tebellür eder; fakat bizim istediğimiz şey, tabi ki nefsin maddî bir şeyden daha uzak, daha şeffaf, daha berrak hâle gelmesidir… 

Kişilik Nur ve Aşk ile Rafine Edilir 

Tasavvuf, egonun sultasından âzâde bir yaşamın mümkünlüğünü bizzat kendi hayatlarında gösteren kutsalın canlı tecessüm etmiş hâli olan velîlere ait bin yıllık bir mirasa sâhiptir. Egonun ötesine giden bir bireyde kişiliğin ifâdesi nasıl değişir?

Şöyle ki bu velîler hâlâ kendi kişiliklerine sâhiptirler, fakat kişiliğin onlar üzerinde bir tahakkümü söz konusu değildir. Onlar kendi kişiliklerine hükmetmektedirler. Başka bir deyişle, bir şekilde kişilik tezkiye edilmiştir. Kişilik nur ve aşk ile rafine edilmiştir. Ancak bununla berâber o hâlâ bir kişiliktir ve bu durumdan farklı farklı kişiliklerin standart bir tür hâline geldiği anlamı da çıkmaz. Her bir kişilik farklı farklıdır. Gel gör ki orada güzellik vardır, çünkü kişilik âdetâ kutsalı taşıyan bir damar gibi olmuştur. İçindeki çayı güzel bir şekilde demlendiren seramik bir çaydanlık gibi, kutsalı taşımada, kişilik aşkın, nurun, cömertliğin ve mânevî rahmetin ilâhî sıfatlarıyla rafine olmaya başlar. Metaforu biraz daha ileri götürürsek, aynı zamanda o artık içinden kutsala dâir hiçbir şeyi dışarı sızdırmaz.

Üstatlarımdan birisi, bir keresinde şöyle demişti: “Düzen içerisinde basit bir yaşama sâhip değilsen ve sâkin, kararlı, faydalı, dürüst, temel erdemleri yerine getirdiğin bir hayata başlamamış isen ister meditasyon yap istersen de başka manevî pratikleri yerine getir… Bu aynen şuna benzer: Organik yemle beslenen ve organik süt veren bir ineğin var, ancak o ineğin sütünü sağarken süt, dibinde bir çift küçük delik olan bir kovanın içine girmektedir.” Bu çok kötü bir savurganlık. Büyük ihtimalle buradan faydalanabileceğin sütü asla elde edemeyeceksin. Kişilik işte tam olarak bu kovaya benzemektedir. Sahtekârlık ve sâkin olamama gibi belirli alışkanlıklar kişiliği meydâna getiren delikler gibidir. İşte bu yüzden bizler ilâhî aşk makâmını taşıyamayız, onu zâyi ederiz; ancak büyük Allah dostları onu zâyi etmez.

Ego Değişmekten Korkar 

Tasavvuf literatürünün genelinde, ego çoğu kez mânevî gelişimimize etkin bir şekilde muhalefet eden psişenin bir tür direnç gösteren kısmı olarak betimlenir. Egonun gizli gündeminin ötesindeki itici güç nedir? Egonun varoluş nedeni (raison d’être) nedir?

Bu sorunun muhtemel iki cevabı var: İlki, nefsin bekâsıdır. Ego değişmekten korkar, derin mistik tecrübeler ve dönüşümlerin sebebiyet verdiği yok oluştan korkar, çünkü ona göre bu tarz bir değişim yok oluştur. Hâlbuki bunlar sâyesinde bekâ bulacağını hiç düşünmez bile. Aslında bekâ da bulamaz. Şöyle ki bu ego için bir ayakta kalma mekânizmasıdır. Hepimizin aynı kalmayı arzuladığı parçasıdır, bizdeki bu bir tür eylemsizlik parçası bize “Asla değişme!” der.

Diğer yönü ise şudur: Sûfîler egodan söz ederken çoğu kez egoyu şeytanla, iblisle irtibatlandırırlar. İlginçtir, Jung da benzer şeyi gölge hakkında söylemektedir. Bir taraftan, biz bunu kendi nefslerimizde görmüyor ya da kabul etmiyoruz; ancak Jung egonun, “şeytânî güçler” dediğimiz daha büyük kozmik güçlerle irtibatı olduğunu söylemektedir. Hiç kimse “şeytânî güçler” hakkında konuşmak istemez. Gerçekte bu konu hakkında konuşmak yaygın bir husus değildir. Nitekim tamâmen pozitif düşünmeye odaklanmış yeni bir dînî gruba spiritüel psikoloji hakkında bir ders veriyorum ve her ne vakit bu konuyu gündeme getirsem, sanki onların kutsal ineklerinden birisini ürkütmüş oluyorum: “Kötülüğün var olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Evren iyidir, Tanrı iyidir!” Benim bir yanım ise “Bir dakika. Işık varsa gölge de vardır.” demeye çalışıyor.

Bâzen tıpkı bir şahıs gibi motive edilmişçesine nefse atıfta bulunmak neredeyse yanlış değil. Bir açıdan bu bir metafordur. Ancak bir başka açıdan ise, nefs âdeta bir varlık (entity) gibi hareket ediyor olarak da algılanmaktadır. Tosun Bayrak çoğu kez bu nefsten “hırsız” olarak söz eder. Yâni nefsi hayatımızda güzel ve değerli olan bir şeyi çalmayı arzulayan bir hırsız olarak anar. Nefs, mesleği inancımızı test etme olan şeytanın bir hizmetkârı gibidir. Nitekim Tosun Efendi bâzı zamanlar bize şöyle söylerdi: “Hac yaptıktan sonra, birtakım mânevî işleri ifa ettikten sonra özellikle çok dikkatli olun. Zîra hırsızlar genelde boş eve girmezler. Şâyet evde bir şey varsa hırsızlar o zaman gelirler.” Olgunlaştığında, değiştiğinde bir bakıma bir karşı güç olarak nefs etkin bir hâle gelebilir.

Şeytanla Savaşmak Kötü Bir Fikirdir 

Psişemizde mündemiç bulunan ve de kuyumuzu kazan bu güçlere karşı kendimizi nasıl muhâfaza edeceğimiz konusunda tasavvuf neyi öğütlemektedir?

Bu konuya dâir Tosun Efendi şunları söylemektedir: “Geceleyin bir hırsız senin evine girdi ve sen de yatak odasındasın. Bu esnâda evin içinde hırsızın yavaş yavaş ilerlediğini, şamdanların onun çantasına girişinin sesini işitiyorsun. Böyle bir durumda ne yaparsın? Elinde bir bıçakla alt katta hırsıza saldırmaya yeltenirsen, hırsızın da bir bıçağı olma ihtimali vardır. Yâni sen evde her neye sâhipsen hırsız da aynısına sâhip olacaktır. Ona karşı kullanacağın her güç bir ayna vazifesi görecektir ve korkunç bir şekilde yıkıcı olacaktır.” Peki, bu durumda ne yapılmalıdır? Tosun Efendi’nin buna verdiği cevap şudur: “Işığı yak!” Çünkü hırsız bir ödlektir ve bu süreçte bilinç ışığını yaktığın zaman hırsız kaçacaktır. Savaşma! Yâni senin anlayacağın, dünyada en aptal şey şeytanla savaşmaktır. Tasavvuf ve başka yerlerde, şeytanla savaşmaya kalkışanların hâlini anlatan pek çok hikâye vardır. Tahmin et, bu savaşta genelde kazanan kimdir? Şeytanla savaşmak çok kötü bir fikir. 

Çok meşhur bir olay vardır. Hz. Muhammed bir savaş dönüşü ashabına “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada, -nefs ile cihada- gidiyoruz” demiştir. Egoyla mücâdele etmeme hakkında söylediklerinizin ışığında, Peygamberin bu çokça iktibas edilegelen mânevî savaş metaforu hakkında ne dersiniz?

Kanaatime göre bu, tüm zamanlarda geçerliliğini muhâfaza eden mükemmel bir öğretidir. Ancak sözün bağlamını iyi kavramak gerekir: Müslümanlar daha çok paraya, daha çok süvariye, daha iyi donanıma, daha iyi zırha ve silaha sâhip Mekkelilerle savaştan dönmekteler. Hiç şüphesiz inançları, çabaları ve Allah’ın inâyeti sâyesinde savaşı kazandılar. Yorgun bir şekilde evlerine dönmekte iken şu hisse kapıldılar: “Vay canına, başardık işte! Bizler ne büyük savaşçılarız! Ne yaptığımıza bir bak! Mekkeli müşriklerin tozlarını attırdık! Onlara dünyanın kaç bucak olduğunu gösterdik” İşte o esnâda Hz. Peygamber “Şimdi büyük cihada gidiyoruz” dedi. O, kibir kırıntılarına hitap etmişti.

Bence sorun “cihad” sözünü işittiğimizde ne yapmaya meylettiğimizdedir. Durum, siyah ve beyaz olamayacak kadar karmaşıktır. Bir savaşta düşmanınız kim, dostunuz kim bilirsiniz. Ancak mânevî yolda bu oldukça zordur. Çünkü nefs size asla “Ben senin düşmanınım. Seni mânevî yoldan saptıracağım. Senden biraz daha az tefekkür etmeni istiyorum. Senden mâneviyâta dönük işlerini daha az yapmanı istiyorum. Seni olduğun yere çivilemek istiyorum.” demez. Nefs böyle yapmaz. Nefs kişiye şuna benzer şeyler söyler: “Sürekli seyahatler etmektesin, niçin birazcık dinlenmiyorsun? Kendini öyle çok fazla yorma. Birazcık daha fazla uyu. Sağlığın için bu çok iyi gelecektir. Unutma, ben senin dostunum. Ben senin çıkarlarını düşünmekteyim.”

Bana kalırsa, bu konuyu sıklıkla “mânevî cihad” şeklinde anmamız da uygunsuz bir durum çünkü savaş şiddeti çağrıştırmakta. Aslında mânevî eğitim demek çok daha bilgece bir tutum. Bir kimsenin güzel, akıllı bir köpek ya da atı veya bir bakıma, bir çocuğu eğitim tarzı gibi. Aşk yoluyla dönüşümün daha mâkul ve daha mantıklı bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Mürşid Bir Rol Modeldir 

Tasavvufta, dervişin egonun ötesine gitmesinde kendisine yardımcı olan şeyh ya da mürşid ile ilişkisi dâima hayatî bir önem taşımıştır. Mevlânâ’dan bu durumu ifâde eden bir iktibas vardır, o şöyle söylemektedir: “Yola rehbersiz çıkan iki günlük yolu iki yüzyılda alır.” Bu bağlamda dervişe egoyu terk etmede şeyh ile ilişkisi nasıl yardımcı olabilir?

Aynı zamanda sûfî de olan Alman bir psikoloğun oldukça faydalı bulduğum bir metaforu vardır. O şöyle söylemektedir: “Kendinizde önemsiz değişiklikler yapmada kendinizi bir hayli yeterli görebilirsiniz. Meselâ bir yaranız varsa kendi kendinize onu sarabilirsiniz. Ancak köklü değişimleri kendi kendinize yapamazsınız çünkü o şeye çok yakın bir konumdasınız. Ana yapıyı göremezsiniz. Ormanda ağaçları göremezsiniz. Kendi yaranıza yara bandını sarabilirsiniz, fakat kendi apandisitinizi ameliyat edemezsiniz.” Bu tarz bir operasyon, şeyhin size yardımcı olabileceği şeye, ki bu da köklü bir değişimdir, denk gelmektedir. Pek çok şeyi kendi başınıza yapabilirsiniz fakat kendi kendinize erişemeyeceğiniz belli bâzı derinlik aşamaları vardır. Bunu asla yapamazsınız.

Kendinizi Dönüştürme

Üçüncü Bölüm

Kendinizi Dönüştürme

Nefs tıpkı bir alev,
İçinde hem güzelliğin yüzünü
hem de gizli yıkıcı potansiyeli barındırır.
Her ne kadar rengi çok çekici ise de,
Yakıcıdır.

BAHARZİ 1

Bir derviş uzun bir yolculuk yapıyordu. Haftalarca yürüdükten sonra önünde tıpkı yüce bir dağ gibi dikilen dik bir tepeye denk geldi. Ellerini kaldırdı ve şöyle dua etti: “Ey Rabbim! Biliyorsun, senin aşkına seyahat etmekteyim. Herşeyin ve herkesin dizgini senin elindedir. Lütfen bana bu tepeyi aşmama yardım edecek bir eşek gönder.”

(Bilenler derler ki, ihlas ile aşkıyla hareket edersek, Allah (c.c) ihtiyaç duyduğumuzda bize yardım edecektir).

O anda bir anırma sesi duydu ve çalılıkların arasından bir eşek çıktı. Allah (c.c)’a bu yardımından dolayı şükretti ve tam eşeğe binmek üzereyken bir Arap atına binmiş bir haydut çıkageldi. Haydut iriyarı, zalim bakışlı, kalın bıyıklı, kaşlı bir adamdı ve belinde bir piştol ile bir pala taşıyordu.

Haydut gürledi; “Aha! Bir derviş. Dervişlerden nefret ederim! Daima dürüstlükten, tevazudan ve başkalarına yardım etmekten söz edersiniz. Siz kim oluyorsunuz ki benim yaşama tarzımı eleştirmeye cüret ediyorsunuz? Ve işte bak! Kocaman bir adamsın küçücük bir eşeğe binmişsin. Aslında eşek senin sırtında olmalı. Evet, buldum! Yüklen eşeği sırtına.”

Derviş dehşet içinde hayduda baktı; “eşeği sırtıma mı alayım?”

Haydut elini palasına attı. “Sana eşeği kaldır ve sırtına al dedim!”

Derviş çaresiz uydu bu emre. Sonra haydut gürledi: “Şimdi, eşeği tepeye kadar taşı.”

“Tepenin başına kadar mı?”

Haydut tekrar palasına uzandı; “eşeği tepenin başına kadar taşı” diye emrini tekrarladı.

Derviş sırtında eşekle tepeye tırmanmaya başladı. Her geriye bakışında, haydutun eli palasında beklediğini gördü. Sonunda, harap-bitap düşen derviş tepenin zirvesine ulaştı. Eşeği yere indirdi ve ellerini tekrar semaya kaldırdı: “Ya Rab! Biliyorum Sen her şeyi görüyorsun ve her şeyi biliyorsun!”

Tıpkı zavallı derviş gibi, büyük bir kısmımız sırtımızda eşeklerimizi taşıyoruz.
Onları kendimiz için çalıştırmak yerine, nefsimiz için, benliğimiz için çalışıyoruz.
Allah (c.c) nefsin bize bir vasıta olmasını diledi ve elbette ki bunu tersinden anlayan biziz; Allah (c.c) değil.

Nefs Nedir?

Sufi psikolojisindeki en yaygın terimlerden birisi nefs, yani benliktir. Bu terim bazen “ego” ya da “ruh” olarak da tercüme edilir. Nefsin diğer anlamları arasında “öz” ve “nefes” de yeralır. Ancak Arapça’da nefs en çok “benlik” olarak kullanılır. Örneğin günlük sözcüklerde kendim ya da kendiniz yerine kullanılır. Sufi yazarların büyük bir kısmı nefsi; kötü huylar ve eğilimleri ifade etmek için kullanırlar. En alt düzeyinde iken nefs bizi dalalete götüren güçtür. Hepimiz yapmamız gerektiğini bildiğimiz şeyleri yapmak için mücadele ederiz. Ancak yanlış ya da zararlı olduğunu bildiğimiz şeylerden kaçınmak için daha fazla mücadele ederiz.

Neden mücadele ederiz? Eğer tek bir akıldan ibaret olsaydık, mücadele olmayacaktı. Ancak akıllarımız ayrıdır. Neyin doğru olduğundan emin olduğumuz anlarda bile, bir parçamız bizi aksini yapmaya zorlar. Bu parça alt benlik, özellikle nefsin en alt düzeyi olan nefs-i emmaredir.

Nefs, ruh ve bedenin karşılıklı etkileşiminin yarattığı bir süreç olarak çok statik bir psikolojik yapı değildir. Ne ruh ne de bedende özünde yanlış bir şey yoktur. Ancak ikisinin birleşimini sağlayan süreç sapabilir. Ruh bedene girdiğinde, soyut kökeninden kopar ve nefs şekillenmeye başlar. Böylece ruh maddi varlıkta hapsolur ve onun özelliklerini almaya başlar.

Nefsin kökü hem beden hem de ruhta olduğu için, hem maddi hem de manevi eğilimlere sahiptir. Başlangıçta maddiyat hakimdir; nefs dünyevi zevklere ve ödüllere düşkündür. Maddi olan şeyi doğal olarak maddi dünya cezbeder. Nefs dönüştükçe, daha çok Allah (c.c)’a yaklaşır ve dünyaya bağlılığı azalır.

Bir çok Sufi yazar Kur’an’daki referanslara dayalı olarak nefsin gelişiminin yedi farklı düzeyinden söz ederler. Bu bolum esas olarak Halveti-Cerrahi tarikatinin rahmetli şeyhim Safer Dal’ın açıklamalarına dayandırılmış, çeşitli kaynaklardan materyallerle ve kendi yorumlarımla desteklenmiştir.

İlahi İsimler (Esma-ül Hüsna)

Benliğin her bir aşaması ilahi isim veya sıfatlardan birisiyle ilişkilidir. Allah’ın güzel isimleri arasında meşhur olan doksandokuz isim vardır. Bu isimlerin tekrarı ve anlamlan üzerinde tefekkür edilmesi, her bir istasyonda nefsin hastalıklarının tedavisi için etkili bir ilaç olabilir. Halveti-Cerrahi tarikinde, bireysel zikir aşağıda sayılan isimleri içerir. Haftalık grup uygulamalarına ilave olarak, dervişlere her gün çeşitli isimleri zikretme görevi verilir.

Nefsin Dereceleri    İlahi İsim           Renk

     1- Nefs-i emmare2   La ilahe illallah    Açık mavi

2- Nefs-i levvame     Allah (c.c)            Kırmızı

5- Nefs-i mülhime     Hu                         Yeşil

4- Nefs-i mutmaine  Hakk                     Beyaz

5- Nefs-i raziye         Hayy                      Sarı

6- Nefs-i marziye      Kayyum                 Siyah/lacivert

7- Nefs-i safiye         Kahhar                   Renksiz/siyah

Birinci aşama ile ilişkili ilahi isim, Allah (c.c)’tan başka ilah yoktur anlamına gelen La ilahe illallah’tır. Bu ifadenin birinci yarısı olumsuz şart oluştururken, ikinci kısmı teyittir; “Allah (c.c) yoktur, Allah (c.c) vardır”. Bir bakıma bu ifade, Zen Budizm’in sadece mantıkla anlaşılamayan koanları* gibi, tek başına mantıkla tam olarak anlaşılamaz.

* Zen Budizmini öğretme yöntemi. Bu yöntem paradoks seklindeki sorular ve karşılıklarından oluşur.

“Allah (c.c) yoktur”: sınırlı kapasitelerimizle Allah (c.c) olarak görebileceğimiz ya da tecrübe edebileceğimiz veya tasavvur edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. “Allah (c.c) vardır”: Allah (c.c) vardır ve her yerde ve her şeyde hazır ve nazırdır.

La ilahe illallah’ın derin anlamları; tasavvufun en ince hakikatlerini oluşturur. La ilahe illallah ibaresi ayrıca vahidiyet şifresi olarak da bilinir. Allah (c.c) dışında kutsal hiçbir şey olmadığını, bütün güç ve yaratıcılığın Allah (c.c)’a ait olduğunu teyit etmektedir.

Bir çok insan, sanki kendi kişilikleri Tanrı imiş gibi, kendi halet-i ruhiyelerini ve meyillerini izlemektedir. Her an başka bir yöne savrulmaktadırlar. Kur’an bu durumdan heva yani “kapris” olarak söz etmektedir. “Allah (c.c) ‘tan doğru bir delil getirmeksizin sırf kendi hevası peşinden gidenden daha sapkın kim olabilir?” (28.50).

Batı toplumu bireysel özgürlüklere büyük değer atfeder. Ancak bir çoğu için bu özgürlük, kendi yanlış yönlendirilmiş meyillerini izlemekten ibarettir. Paradoksal olarak, aslında manevi disipline tabi olma, gerçek özgürlüğün başlangıcıdır. Çünkü nefsin zulmünden kurtuluşun başlangıcıdır.

Asırlardır tasavvufun temel pratiği La ilahe illallah’ın tekrarı ve tefekküründen oluşmuştur. Nefs-i emmarenin dertlerinin merkezinde dünyevi zevklere düşkünlük ve imanın yokluğu yer almaktadır. Bu durumun çarelerinden birisi Allah (c.c)’in varlığının kavranması, yaşamın bu dünyadan ve onun zevklerinden ibaret olmadığının idrakine varılmasıdır.

Allah (c.c); en yüce isim olarak bilinir ve diğer isimlerin ifade ettiği bütün ilahi sıfatları içerir. Allah (c.c) kelimesinin bir anlamı “ibadete layık olan”dır. Nefs-i levvamenin ana hastalığı olan ikiyüzlülüğün ilacı; Allah (c.c)’a ibadet etmek ve kendi egolarımızı beslemek ya da ceplerimizi doldurmak için çalışmak yerine Allah (c.c) rızası için kainata hizmet etmektir.

Hû; sıfatlarından âri olarak bizzat Allah (c.c)’i ifade eder. Allah (c.c)’a çok yakın bir tarzda hitap etme yoludur. Bazı Sufilere göre; “h”, “Allah (c.c)” isminin son harfi olan “h”dir. Allah (c.c) ile bu çok yakın, sözsüz temas, kalpte bulunur. Nefs-i mülhime derecesinde küçük ve zayıftır ve daha sonraki her aşamada gittikçe buyur. Cenab-ı Hakk’la temas kurma nefs-i mülhimenin ilham kaynağıdır.

Hakk; hakikat anlamına gelir ve Allah (c.c) değişmeyen hakikattir. Bütün diğer hakikatler -zaman içinde değişir ve geçersiz hale gelir. Allah (c.c) dışındaki her şeyin değiştiği gibi- Nefs-i mutmainnenin huzuru dünyanın fani ve sürekli değişen eşyası yerine Allah (c.c) için çabalamaktan gelir. Nefs-i mutmainne derecesi, hakikati anlamaya başladığımız aşamadır.

Hayy; “diri ve devamlı hayat sahibi” anlamına gelir. Var olan her şey bu ilahi sıfatı paylaşır. Çünkü Allah (c.c) bütün eşyadaki yaşamın ve varoluşun kaynağıdır. Kainattaki herşeyin atomları bu isimle titreşir. İnsanların canlılık derecesi ilimlerine ve eylemlerine göre farklılık gösterir. Allah (c.c)’i herkeste
ve her şeyde Hayy olarak gören kimse nefs-i raziye makamına yükselmiş demektir.

Kayyum; ”ezelden ebede kadar kaim, daim ve var olan” anlamına gelir. Allah (c.c)’in mevcudiyeti kendisinden başka hiçbir şeye bağlı değildir. Kainatta O’nun dışında her şey, yasamak için kendi dışında bir şeye ya da birisine muhtaçtır. Yalnızca Allah (c.c), ezeli ve ebedidir ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Kainat Allah (c.c)’tan gayrı hiçbir şey olarak değil, yalnızca Allah (c.c) olarak görülmeye başlandığında, birey nefs-i marziye makamına ulaşmış demektir.

Kahhar; ”her şeye kadir” ya da “her an kahretmeye muktedir” anlamına gelir ve Allah (c.c) ‘in her türlü engeli tamamen yok edebilen, direnilemezlik ve durdurulamazlık sıfatına işaret eder. Allah (c.c)’tan hiçbir şey kaçamaz ve milyonlarca evrenin tamamı O’nun önünde boyun eğer. Nefs-i safiye makamına ulaşabilmek için, ayrı bir “Ben”e dair bütün duyguların yok edilmesi gerekir. Bu nihai makama ancak Allah (c.c)’in sınırsız gücüyle ulaşılabilir.

Renkler

Nefsin her derecesine karşılık gelen renkler sıklıkla şeyhler tarafından dervişlerinin düzeyini değerlendirmek için rüya yorumlarında kullanılır. Örneğin, dervişler rüyalarında sarı giysi giydiklerini görürlerse, bu, onların nefs-i raziye merhalesinde cehd ettiklerine bir işaret olabilir. O zaman şeyh, Hayy virdini de, manevi görevlerindeki diğer değişikliklerle birlikte manevi pratiklerine dahil eder.

Nefs-i Emmare (Zalim Nefis)

Nefs-i emmare derecesi ayrıca “emreden nefs”, “kibirli nefs” veya “kötülüğe teşvik eden nefs” olarak da adlandırılmaktadır. Emmare teriminin sözlük anlamı “doğası itibarıyla ya da tekrar tekrar emreden” anlamındadır; bu nedenle bu aşama “rahat vermeyen nefs” aşaması olarak da adlandırılabilir. Zalim nefs bize egemen olmaya, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi kontrol etmeye çalışır. Ve maalesef genellikle de galip gelir. Genel olarak nefsten söz ederken bir çok Sufi yazar yalnızca nefsin en alt düzeyini kasteder. Kur’an bunu şöyle tanımlamaktadır: “… Çünkü nefs-i emmare, gerçekten ancak kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin esirgediği müstesna!” (12 : 53)

Kur’an’da emare (emretmek fiili sıklıkla kullanılır. Bu genellikle Allah (c.c)’in emirlerini ifade eder. Örneğin “Allah (c.c) müminlerin yardımlaşırken cömert olmasını emreder”. Fiilin vurgulu hali olan emmare yalnızca bir kez, o da yukarıdaki Kur’an ayetinde kullanılmıştır. Allah (c.c) bize iyiyi yapmayı emrederken, içimizde bir şeyler bizi aksini yapmaya itmektedir. Zalim nefsin etkisi altında, alt benliğin emirleri Allah (c.c) ‘in emirlerinden daha etkili olur.

Nefs-i emmarenin egemenliği altında olanlar, dinin bütün zahiri biçimleriyle meşgul olabilirler; ancak bu başkalarını etkilemek için sergilenen tamamen içi boş bir gösteriden ibarettir. Bir şeyhin ifadesiyle; “Nefs ancak aldatmakla huzur bulur; Allah (c.c)’tan başka şeylerle sakinleşir, nefsler asla Allah (c.c)’in yoluna tabi olmayacaktır.”3

Birinci aşamada zekamız tarafından yönetiliriz. Bu kendimizden başka hiçbir şeye inanmayan zekadır. Ne pahasına olursa olsun mal ve güç kazanmaya ve egonun tatminine adanmıştır. Allah (c.c) sevgisi, vicdani bir uyarıcı ve hatta günah duygusu bile yoktur. Çünkü hiçbir vicdani ahlak bulunmamaktadır. Bunu pişmanlık duymadan aldatan, çalan ve hatta adam öldüren psikopatlarda açıkça görebiliriz.

Nefs-i Emmarenin Taleplerine Bağımlılık

Bu aşamada bulunan bir çok kişi zevkin esiridir. Örneğin cinsel mutluluk için neredeyse her şeyi yapabilirler; sağlığı ya da güvenliği düşünmeden mümkün olan herkesle cinsel temas kurabilirler. Sıklıkla onlara kötü muamele edenleri seçerler. Bu düzeyde, kontrol edilemez bir bağımlılığın egemen olduğu inkara bağımlılık kazanırız. Bir sorunumuz olduğunu kabul etmeyi dahi reddederiz. Gerçekten nefs-i emmaremiz tarafından kontrol edildiğimizi ve yaşamlarımızın aslında kendi kontrolumuz altında olmadığını kabul edene kadar hiçbir değişim ümidi yoktur.

Belki de bu düzeyin en kötü özelliklerinden birisi, uyuşturucular ve alkolden daha tehlikeli olan ve sıklıkla psişede daha derin biçimde kok salan; övülme ve dalkavukluğa bağımlılıktır.

Nefs herkesin dikkatini çekmemizi ve herkesin bizim hakkımızda iyi düşünmesini ister. Hiçbir zaman daha fazlasını istemekten vazgeçmez; hiçbir şey onun için yeterince iyi değildir. Eğer başkaları bizden hoşlanıyorsa, bizi sevmelerini isteriz. Eğer seviyorlarsa, kayıtsız şartsız itaat isteriz. Eğer bize itaat ediyorlarsa, tapınmalarını isteriz. Bu parçamız, kendisini öne çıkarmak için diğer yönlerimizi
yok eder. Sufi mürşidleri nefsin bu en alt düzeyini şu şekilde tanımlamaktadır:

Nefsin gizli kötülükleri ve hastalıklarından birisi takdir edilme aşkıdır. Kim ondan bir damla içerse, göz açıp kapayıncaya dek, yedi kat gökten yedi kat yerin merkezine doğru düşecektir. Bu hastalığın semptomu; nefsin övgüden yoksun kaldığında, tembelliğe ve lakaytlığa düşmesidir.4

Bu tür bir bağımlılık psikoloji literatüründe pek tanınmaz. Çünkü psikoloji teorisyenleri dahil, bir çoğumuz bu hastalıktan mustaribiz. Bu bağımlılığın tam içindeyiz; bu nedenle ne başkalarındaki ne de kendimizdeki bu hastalığı göremeyiz. Tıpkı sudan başka hiçbir şey bilmedikleri için, suyun ne olduğundan da habersiz olan balıklar gibiyiz.

Hemen hemen hepimizde nefs-i emmarenin en azından bir kıvılcımı bulunur. Onu görebilmek için çok dikkatli bakmamız gerekir; çünkü zalim nefs bilinçtensaklanmada ustadır. Eski bir şeyhin dikkat çektiği gibi, eğer birisi “Sen ne kadar iyi adamsın!” dediği zaman bu sizi “Sen ne kadar kötü adamsın!” sözünden daha fazla mutlu ediyorsa, o zaman bilin ki siz hala kötü bir kişisiniz.

Her birimizin içinde bazen bizi yanlış işlere sevk eden zalim güçler ya da dürtüler vardır. Örneğin başkalarına bağırıp çağırırız; sevdiklerimizi incitiriz ve sahipolduğumuz en kötü düşmanlarmış gibi hareket ederiz. Sonra, neredeyse bunları yaptıktan hemen sonra, yaptıklarımıza gerekçe bulmaya çalışır ve yaşamlarımızın kontrolünün bizde olduğunu ileri süreriz. “Nefs tıpkı ateş gibidir. Bir yerde tam sönerken, daima başka bir yerde yeniden alevlenir. Nefs bir alanda sakinleştirilirse, başka bir bölgede yeniden alevlenir.”5

Zalim nefs genellikle bilinç dışında işler. Bizim sesimizle konuşuyormuş ve en içten gelen arzularımızı ifade ediyormuş gibi görünür. Bu nedenle ona nadiren direniriz; yalın güce nadiren başvuran usta bir hükümdar gibidir. Eğer hükümdarın otoritesi zaten kabul edilmişse, isyan ihtimali çok azdır. Zalim nefs, biz farkında olmadan bize hakim olur ve bu durum gerçekleştiğinde, onun etkisine karşı mücadele etmeyi bile denemeyiz. Ona isyan düşüncesi asla aklımıza gelmez. Çok sayıda insanın yaşamlarının büyük bir kısmını zalim nefsin egemenliği altında geçirmesinin nedeni budur.

Nefs-i Emmarenin Tanımları

Çeşitli Sufi mürşidleri benliğin bu aşamasının dinamiklerini şu şekilde tanımlamışlardır:

Seyr ü sülukun erken aşamalarında, kişi nefsin kontrol ve hakimiyetinde olduğu sürece nefs, nefs-i emmare olarak bilinir. Nefs, hala maddi doğamızda sağlam bir şekilde egemen olduğu bu aşamada, sürekli ruhu ve kalbi yüksek makamlardan aşağı makamlara, yani kendi düzeyine çekmeye çalışır. Kendisini daima başkalarının tapınmalarının nesnesi olarak sunar… Böylece yüce ruhu alçaltır ve safi kalbi hile ile kirletir.6

Bir çok halde, nefsin dışyüzü, içyüzünden farklıdır ve başkalarının huzurunda, yalnız başına olduğu zamandan farklı davranır. İnsanların yanında iken onları över, yüzlerine karşı dürüstlük gösterisi sergiler, onların yokluğunda ise tersini yapar. Bu sıfat ancak ihlas yoluyla nefsten silinebilir.7

Nefs, Allah (c.c)’in onu takdir edip etmeyeceğine aldırmaz; ama insanların takdirIerine inatçı derecede takıntılıdır. Sonuç; sahiplenme ve kibirin ve aynı zamanda küstahlık, kendini önemseme ve başkalarını küçümsemenin artmasıdır. Allah (c.c) o fiillerden hoşnut olsa bile insanların takdir etmediği şeylerden kaçınır ve görmezden gelir. Örneğin rnanevi fakr, acziyet ve zafiyet gibi.8

Nefs, sürekli sıfatlarının erdemleriyle meşguldür; memnuniyet ve saygı ile kendi hallerini düşünür. Kendisinin başkasına yaptığı en küçük şeyi bile önemli kabul eder; yıllar sonra bile hatırlar. Çünkü kendi nezaketine hayrandır. Ancak başkalarının onun için yaptığı büyük iyiliklere karşılık, yapılanlara hiç önem vermez, çabucak unutur.9

Neye sahiplenmek isterse ve arzuladığı neyse, nefs onu elde eder ve onlara tutunur… Bu sıfat güç kazandıkça, hasedi ve başkalarının malına göz dikmeyi doğurur. Nefs hiç kimsenin hiç kimseden hiçbir şey almasını istemez… Böyle bir haset güçlendikçe gareze dönüşür; Böylece nefs inatla, verilen nimetleri paylaşanları yok etmeye çalışır.10

Nefs hiçbir zaman değişmez. Sürekli heves ve kaprislerin esiridir… İstediği her şeyi çabucak bitirmekten ibarettir. Hareketleri keyfi  ve güvenilmezdir; arzularını karşılamada aceleci ve atılgandır. Bazı alimler nefsi bir yokuştan aşağı baş döndüren bir hızla yuvarlanan, sürekli hareket halinde olan bir topa benzetmektedirler. Nefs bu sıfattan ancak sabırla kurtarılabilir.11

Yukarıdaki alıntılarda sözü edilen nefsin, nefsin en alt düzeyi olduğu unutulmamalıdır. Bazı kimseler bu düzeyde sıkışır kalır. Bir çok insan ise, oldukça etik ve ahlaki yaşamlar sürmeyi becerir ve yalnızca zaman zaman zalim nefsin etkisine tutulur.

Negatif Benlik ile Gayret

Nefs-i emmare düzeyinde bulunan doymak bilmez negatif egoyu kontrol etmek kolay değildir. Yalnızca inziva ve çile yetmez. Aslında bu tür uygulamalar sıklıkla şişirilmiş bir gurur ya da kibire neden olur. Mutasavvıf Bayezid-i Bestami der ki; “İnsanla Allah (c.c) arasındaki en kalın perdeler irfan sahibi kimsenin irfanı, ibadet edenin ibadeti ve dindarın dindarlığıdır”.12

Tasavvufun Melami ekolü özellikle negatif egonun kontrolünde yoğunlaşmıştır. Uygulamalarının birisi de ünden ve övgüye veya özel bir tanınmaya neden olabilecek eylemler ve görünüşlerden kaçınmaktır.

Melami yaklaşımı ince bir psikolojik çilecilik, övülme arzusundan ve hatta başkaları tarafından kabul edilmekten vazgeçme disiplinidir. İhlassızlığı yok etmek üzere, Melamiler dindarlığın bütün zahiri işaretlerini ortadan kaldırırlar ve hatta saygıyı, celbetmeyecek bir tarzı tercih ederler. Böylelikle negatif egoyu, onu
besleyen bütün kaynaklardan -özellikle zahiri tanınma ve ödüllendirilmeden- yoksun bırakırlar.

Kendimizi hiçbir zaman nefs-i emmarenin etkisinden tam olarak kurtaramayabiliriz. Yapabileceğimiz en iyi şey; onu kontrol etmek ve onun kapının önünde yatmasını sağlamaktır. Benliğin en arınmış düzeylerinde bile onun izleri kalabilir. (Örneğin, Hz. Musa sert bir mizaca sahipti; hatta bir adama saldırarak, onu
öldürdü. Her ne kadar peygamberler bile nefs-i emmarenin izlerini taşısalar da, asla onun temayüllerini izlemezler. Onlar Rabbin kudret elindedirler, kendi başlarına bir şey yapmazlar.)

   Rumi, bir ejderhaya tuzak kurmak için dağlara giden bir ejderha avcısından söz eder. Sonunda yüksek bir dağın zirvesindeki bir mağarada haşmetli bir ejderhanın donmuş bedenini bulur. Cesedi Bağdat’a taşır ve nehir havzasında sergilemeye başlar. Yüzlerce insan onu görmeye gelir. Güneş yavaş yavaş ejderhanın bedeninin ısıtmaya başladıkça, ejderha kış uykusundan uyanmaya başlar.
İnsanlar çığlıklar içinde kaçışır ve bu arada bir çok kişi ezilerek olur. Ejderha, dehşet içinde donakalan ejderha avcısını da bir lokmada yutar.

Böylesine bir vahşet onun için kolaydır; Çünkü o kanlı bir zalim.
Nefsiniz böyle bir ejderha: Nasıl ölebilir?
Sadece teçhizat yokluğundan donmuştur.

………………

Bırakın ejderhanız uyumasına devam etsin.

Eğer serbest kalırsa sizi bir çırpıda yutacak.13


Rumi dramatik bir biçimde bizi nefs-i emmaremizi emrimiz altında sanmamamız için uyarmaktadır. Öfkemizle, gururumuzla, alışkanlıklarımızla ve benzeri duygularımızla başa çıkabileceğimizi sanabiliriz; ancak ani bir olay onları uyandırabilir. Tek gerçek çözüm nefsi dönüştürmektir.

Bir derviş seyahat ediyordu ve şeyhinin sohbetinden yoksun kaldığına üzülüyordu. Geri döndüğünde şeyhi ona üzülmesine gerek bulunmadığını söyledi. Şeyhin derslerini on yıl boyunca kaçırsa da fark etmezdi. Çünkü o daima tek bir şeyi anlatıyordu: “Yalnızca benliğinizi kurban edin, başka hiçbir şeyi değil!”

İçimizdeki Firavun ve İçimizdeki Musa

Nefsin bu ilk düzeyi tıpkı kibirli, zalim bir firavun gibidir. Mısır’ın firavunlarına yeryüzündeki en gelişmiş ve en güçlü medeniyetin mutlak hakimleri olmak yetmiyordu. Ayrıca kendilerine tapılmasını istiyorlardı. Güç, övgü, hayranlık ve hatta tapınma nefsin bu derecesinin tipik özelliklerindendir.

Rumi, bizi Hz. Musa ve firavunu, ilgisiz tarihi şahsiyetler olarak değil, yaşayan Batıni realiteler olarak görmemiz konusunda uyarmaktadır:

Musa da sen de, Firavun da. Bu iki düşmanı da kendinde ara sen. Musa kıyamete
kadar vardır. Nuru hep o nurdur, başka nur değil… Değişen yalnız kandil. Bu kandille fitil başka, fakat nuru başka nur değil, hep o alemden. Kandile bakarsan kayboldun gitti. Çünkü ikilik ve sayıya sığış kandile göredir. Fakat nura baktın mı ikilikten de geçtin.
14

İsrailoğullarını kölelikten kurtaran Hz. Musa öyküsü, bir düzeyde kendimizi zalim nefsin elinden kurtarma sürecimizin alegorisidir. Her birimiz içimizde bir firavuna ve Musa’ya, bizi kölelikten özgürlüğe ulaştırabilecek ilahi elçiye sahibiz. Allah (c.c)’in İsrailoğullarını Hz. Musa aracılığıyla özgürlüğe ulaştırdığını hatırlayın. Biz de zalim nefsimizin gücünü yenmek için İlahi inayete ihtiyacımız bulunduğunu hatırlamak zorundayız. Her birimiz içimizde bir batıni Musa’ya sahibiz. İçimizdeki bu kurtarıcı ve kutsal hizmetkarı beslemeli ve ona itibar etmeliyiz.

Hz. Musa ve firavun öyküsünde hepimizin alacağı bir çok ders vardır. Örneğin Hz. Musa, İsrailoğullarını özgür bırakmasını istemek üzere tekrar tekrar firavuna gitmek zorundaydı. Firavun Hz. Musa’daki ilahi gücü tanımış ve isteğini kabul etmişti. Ancak sonra, tara Hz. Musa ayrılmak üzereyken fikrini değiştirdi.
Biz de manevi prensipler ve ideallerin hakikatini kabul ediyoruz ve yaşamlarımızı farklı yaşamaya yemin ediyoruz. Ancak daha neredeyse verdiğimiz kararın mürekkebi kurumadan, eski huylarımıza geri dönüyoruz. Sanki nefs-i emmaremiz bizi hipnotize edecek güce sahipmiş ve tekrar bilinçsiz hale getiriyormuş gibidir.

(İsrailoğulları firavunun kontrolden kurtulur kurtulmaz, geri dönüp onları boğacağı korkusuna rağmen Kızıl Deniz’e girmek zorundaydılar.) Bu muazzam bir iman ve cesaret gerektiriyordu. Yaşamınız üzerinde hiçbir güce ve kontrole sahip olmadan, bir köle gibi yasadığınızı tasavvur edin. Sonra aniden size uçsuz bucaksız bir denizi, ıslak deniz tabanında dev dalgalar etrafınızda zor zaptedilmiş haldeyken geçmeniz söyleniyor. Az önce işittiğiniz, Allah (c.c)’ın suları sizin için kontrol altında tutacağına dair verdiği söze güvenmeniz emrediliyor. Bir rivayete göre, Kızıl Deniz, ilk İsrailli denizin ayrılacağına inanarak ilk adımını atana kadar
ayrılmamıştır.

Zalim nefsin boyunduruğundan kaçmak kolay değildir. Bu süreç genellikle yeni ve bilinmeyenin korkusunu içinde barındırır. Gerçek dönüştürücü değişim; yalın anlamıyla eski yasam biçimimize sırtımızı dönüp oradan uzaklaşma sürecidir.

Tıpkı firavunun ordusunun sayı ve güç bakımından İsrailoğullarından kat kat üstün olması gibi, genellikle eski alışkanlıklarımız ve yaşam biçimimiz de ezici bir üstünlüğe sahip görünür. Mısır ordusu dünyanın en büyük ordusuydu, İsrailliler ise kuşaklardır esir idiler ve büyük bir kısmı eline hiç silah almamıştı. Bu durum genellikle ilk manevi değişimden sonra ortaya çıkan bir krizi temsil etmektedir. Psişemizin değişik bölümleri bizi geriye eski, rahat yaşam biçimlerimize döndürmeye çalışırlar ve eğer geri, gitmezsek, felaket riskiyle karsı karşıya olduğumuz tehdidiyle korkutur. Ancak adımımızı ihlasla, değişim üzere nefsimizin Kızıl Deniz’ine attığımız anda eski alışkanlıklarımız üzerimizdeki güçlerini kaybedeceklerdir. Allah (c.c)’in inayetiyle, geçmişin dayanılmaz derecede çekiciliği cazibesini yitirecektir.

İsrailogulları başlangıçta Hz. Musa ve onun öğretilerini anlayamadılar. Hatta tapınmak üzere altın bir buzağı bile yaptılar. Hala disiplinsiz bir insan sürüsü halindeydiler. Kölelik zihniyetiyle ve şartlandırmasından kurtulmaları zaman –iki kuşak, ya da çölde kırk yıl- aldı. Biz de de gerçek değişim zaman alacaktır. Disiplinsiz, odaksız düşünceler, duygular ve eylemler yığını ile ise başlarız. Negatif egomuz ve zevk düşkünü güdülerimiz hala güçlü bir biçimde içimizdedirler. İçsel (Batıni) değişime entegre olurken, sıklıkla hiçbir şey değişmiyormuş gibi görünür. Hatta bu donem bize çölde geçirilen kırk yıl gibi bile gelebilir!

Ancak bu kırk yıl ayni zamanda peygamberlerine yöneliş zamanıydı. Geleneksel olarak bir derviş şeyhi ile yıllar geçirir; birlikte yaşar, ibadetten alışverişe, çamaşır yıkamaya ve diğer güncel işlere kadar, günün bütün farklı faaliyetleri yoluyla eğitilir. Her bir faaliyet en köklü derslerin öğrenilmesi için bir fırsat olabilir.
Şeyh Safer Efendi bir defasında, şeyhiy!e gecesi ve gündüzüyle on dört yıl birlikte geçirdiğini anlatmıştı, İşten çıkar çıkmaz onu görmeye gider ve tekrar işe gitme vakti gelene kadar zamanını onun yanında geçirirdi.

Hz. Musa ile geçirilen kırk yıl, İsrail oğullarına, baskı altında kölelikten hür müminlere olmaya doğru köklü bir dönüşüm fırsatı verdi. Bir bakıma bu kırk yıllık sürgün yalnızca manevi bir irşad değil, Allah (c.c)’in sevgili peygamberlerinden birisiyle geçirilen hoş bir dönemdi. Yaygın bir Sufi geleneği olan kırk gün itikaf, dünyadan uzaklaşma ve Allah (c.c)’a yakınlaşma zamanıdır (-tıpkı Hz. Musa’nın Sina Dağında kendi başına kırk gün geçirmesi gibi-).

İsrail oğulları çölde açlıktan öleceklerinden şikayet ettikleri zaman, Allah (c.c) Hz. Musa’ya onları beslemek üzere gökten bıldırcın yağdıracağını bildirmişti. Ancak İsraillilerin bir defada yalnız bir günlük ihtiyaçlan kadar toplamaları gerekiyordu. Bu onların disiplinlerinin ve Cenab-ı Hakk’ın Razik olduğuna olan imanlarının sınanmasıydı. Bazıları fazla bıldırcın eti toplayarak ertesi güne sakladığı zaman, etler çürüyor ve kurtlanıyordu. Bu olay, ruhun hediyelerine karşı açgözlülük gösterme ve aşırı gitmenin tehlikelerine dair canlı bir uyarıdır.

Ayrıca kırk yıl, iki kuşağı temsil etmesi bakımından psikolojik bağlamda önemlidir. Çöldeki sürgün hayatının sonunda, Kenan ülkesine girenlerin büyük bir kısmı köleliği hiç tanımamışlardan oluşuyordu. Bildikleri tek yaşam, Peygamberleriyle birlikte geçirdikleri yasamdı. Bunun gibi bizim eski huylarımız, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz de zamanla yeni, daha sağlıklı alışkanlıklarla değişecektir.

Üç grup peygamber vardır: Birincisi; yasayı, dinin zahiri biçimleri ve ahlak uygulamalarını getiren peygamberlerdir. Bunların en güzel örneği Hz. Musa’dır. İkinci grup; bize yasanın arkasındaki batıni ruhu getirir. Hz. İsa bunun harika bir örneğidir. Son olarak zahir ve batının birliğini öğretmek üzere gelenler vardır. Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed bu grubun temsilcileridir.15

Hz. Musa ayrıca, zaptı için yasaların açık sınırlarını gerektiren nefs-i emmareden kurtuluşla ilişkilidir. Herhangi bir dini yasaya inanmayan insanlar, ancak ceza korkusuyla sınırlanabilir.

Nefs-i Emmare şehri

Yaklaşık 150 yıl önce yaşamış bulunan bir Nakşibendi şeyhinin nefs hakkında yazdığı yayınlanmamış harika bir eser bulunmaktadır. Şeyh bu eserin kendisi hayata gözlerini yumana kadar yayınlanmamasını istemiştir.16  Bu eserde şeyh benliğin istasyonlarını birbiri içine geçmiş birer kent olarak tanımlamaktadır.

Şeyh Safer, bu kitabın tasavvuftaki en yararlı ve en önemli eserlerden birisi olduğunu ve bütün Cerrahi dervişlerinin sık sık okumaları gerektiğini bildirmişti.(*)

(“)  Sözü edilen kitap “Hz. Şeyh Sadık Efendi Risalesi” adıyla bilinir ve Alaca Minare Tekkesi şeyhi Muhammed Sadık Efendi (ölümü H. 1209) tarafından yazılmıştır. Buraya yapılan alıntılar bu Risalenin Doç. Dr. Süleyman Uludağ tarafından (kısmen) sadeleştirilerek Türk Tasavvuf Musikisi ve Folklorunu Araştırma ve Yaşatma Vakfına hediye edilen edisyondan alınmıştır. (Çev. Notu)

Benim Canım! Varlık ilminde seyr ve sefer, fena sahrasında seyahat ettiğimiz esnada, şâh-i bekâdan dosdoğru bir yol ihsan olundukta, bu uyku ile uyanıklık arasına benzeyen bir hal idi.

Bu hal içinde büyük ve muazzam bir fena şehrine vardım. Bunun enini ve boyunu gözle ihata etmek mümkün olmaz. Kent halkı o kadar kalabalık idi ki, hiçbir çarşısına rahat girilmez. Ahalisi ise, dünyadaki çeşidi kavimlerden meydana geliyordu. Kimi Arap, kimi Acem, kimi Türk, kimi Rum. Kafirlerin her türlüsü burada mevcut olduğundan hayretler içinde kaldım. Acaib bir gezintiye çıktım. Şehrin ortasında muazzam bir kale inşa olunmuş, kalenin burçları göklere dayanmış. Surların dışında kalan bu şehre ezelden beri hakikat güneşinden bir ışık düşmemiş ve düşmemekteydi. Ahalisini görünce anladım ki; kent halkının semaları bile karanlık bir ülkedir. Zira meşrepleri köpekler gibi; bir lokma için birbirleriyle hırlaşıp basit bahanelerle birbirini parçalarlar. Şehvet ve gazapları galib olduğundan, ateş unsurundan olan tabiatları icabı mağlup ettiklerini katlederler. Zinaya istekli ve düşkün olduklarından bir fahişe avradın ardına düşerler. Üçü-beşi onun ardına düşünce, bazen kıskançlıkla birbirlerini helak ederler. Livatadan fazla haz alırlar. Hırsızlık, çekiştirme, iftira, içki, yalan ve gıybet sürüp giden adetleri olup, zerre kadar Allah(c.c)’dan korkmazlar. Bu büyük günahları işleyenlerin çoğu Müslüman, hatta bazıları da alimler olup iyiyi emr, kötüyü men (emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker) eden alimler, vaizler ve iyi insanlar dahi bu kentte zuhur etmiş olup, amma bu Nefs-i Emmare şehri ahalisiyle hiçbir şekilde uyuşamayıp, bahis konusu şehrin ortasındaki kaleye hicret ederlermiş. (şehrin alimleri)… bana “Bu şehrin ismi Nefs-i Emmaredir. Burası gaflet ve karanlıklar ülkesidir. Sultanımıza AKL-I MEAŞ (dünya refahı için düşünen akıl) derler. Alimdir, idarecilikte mahir bir müneccim ve mühendistir, akıllı bir tabibdir. Her şeyden haberi var. Yeryüzünde onun gibi yoktur” dediler. Sonra “Padişahın veziri kimdir?” diye sorduğumda dediler ki: “Veziri, idrak kuvvetidir. Kethüdası sağduyudur. Vekil Harcı vehim ve vesvese kuvvetidir.

Tebaasını sordum. Onların bana haber verdiğine göre anladım ki; tüm kötü huylar ve kötü huylular, Akl-ı Meaş denilen padişahın hizmetçileri ve sırdaşları olmuşlar. ( bütün bu vatandaşlar hükümdarlarına tamamen sadıktılar. Yalnızca ona ve hükümetine saygı duymak ve takdir etmekle kalmıyorlar, doğalarında, adetlerinde ve davranışlarında bir benzerlik hissettikleri için ona büyük bir sevgi besliyorlardı…)(**)…

(** ) Parantez içindeki bu bölümler risalenin Türkce metninde yer almayan, çevirisi yapılan eserde yararlanıldığı belirtilen İngilizce edisyonda bulunan bölümlerdir. Çev. Notu.

Bir gün Akl-ı Meaş’ı arifane ağırlayıp, kendisine dedim ki: “Padişahım! Senin bu
şehrin bilginleri ilimleriyle amel etmiyorlar, Allah (c.c)’tan korkmuyorlar. Cahilleri
de tevbe ve istiğfar etmiyor, gönüllerini iman nuru ile ışıklandırmıyorlar. Mutlak
olarak şekil yönünden insan, ama hal ve hareket tarzı bakımından hayvandırlar,
hatta onlardan da aşağıdırlar. Bu ne hikmettir açıklar mısınız?”

Dedi ki: Bunlar benim tebaamdan değillerdir. Eskiden şeytan bu kent halkını baştan çıkarmış, vesvese ve desisesi ve bütün avanesi ile bu Emmare şehri halkıyla ülfet etmiş, halk onların fesadına maruz kalmış. Fesadlarını ortadan kaldırmak için
bir çare bulamadım.” (“Ben- benim kazancım başkalarının kaybı anlamına gelse bile, dünyadan kişisel yarar sağlamayı başarabilen ben- onların idealiyim. Her birinde benim bir temsilcim var. Onlar benim ve içlerindeki benim temsilcimin hizmetkarlarıdır. Ayrıca benim de bana rehberlik eden bir efendim var; şeytan!”)

Nefs-i Emmareyi Kontrol Etme

Aynı zamanda bir psikiyatr olan şeyh Nurbahşi’n-Neccar*,  *Şeyh Nurbahşi’n-Neccar, Tarik-i Kübreviyye’nin kurucusudur. nefs-i emmareninasla tamamen yok edilmemesi gerektiği konusunda önemli bir uyarı yapmaktadır. Onun iyi niteliklere ve eylemlere dönüştürülmesi gerekir. Nefs-i emmareyi yok etmek, kendimizi yok etmektir.

Sufiler nefsin yok edilmesi gerektiğinden söz ettikleri zaman… “Nefsin yenilmesi” ifadesini kullanırlar. Bu ifade; nefse dair özelliklerin yenilmesi ve onların hakiki insanoğlunda olması gereken niteliklere dönüştürülmelerine işaret eder. Ancak nefsin kendisi yok edilemez… Sufiler “falan ve filan”ın nefse sahip olmadığını söylerken, o kişinin nefsinin karakteristiklerinin pozitif insani niteliklere dönüştürüldüğünü ve onlarda nefsin görünür hiçbir izinin kalmadığını kastederler.17

Kendimizi kontrol etmeyi ve zalim nefsin bu aşamasından kaçmayı nasıl öğrenebiliriz? Negatif karakteristiklerimizi pozitif niteliklere nasıl dönüştürebiliriz? (Bir huyu bir defada değiştirmek, örneğin, cimriliği cömertliğe, öfkeyi hoşgörüye ve açgözlülüğü kanaatkarlığa anında dönüştürmek mümkün müdür?)

Ayrıca mutlaka kalbimizi arındırmalı ve açmalıyız.

Kalbimizi arındırmanın bir yolu dünyadan istiğna ve zikrullahtır. Bu kalbin nurlarını dışarıya çıkarır ve bizi nefsin işleyişinden haberdar eder. şeyh Nurbahşi’n-Neccar şunları yazmaktadır:

İlgiyi sürekli Allah (c.c)’a çevirmek Allah (c.c)’i zikretmeye sevk eder, bu da kişinin bilincindeki diğer şeylerin idrakine varma uyanıklığını sağlayarak, nefsin arzularının zamanla unutulmasına yol açar.

İlgiyi sürekli Allah (c.c)’a çevirmek müridin nefsi sıfatlarının zamanla İlahi sıfatlara dönüşmesini sağlar.18

Kalp ayrıca şefkat ve hizmetle açılır. Şeyh Muzaffer Efendi sürekli olarak, her bir tebessüm ve her bir şefkat dolu sözün kalbi yumuşattığını, her bir incitici söz ya da eylemin ise kalbi katılaştırdığını söylerdi. Aslında eylemlerimizin bizi aşan yansımaları vardır. Şeyhimiz iyi muamele etmenin de bir mücadele olduğunu izah ederdi:

Benlik, alt benlik ve ruh arasında sürekli bir mücadele vardır. Bu mücadele yaşam boyu sürecektir. Burada sorulması gereken soru kimin kimi eğiteceğidir. Kim kimin sahibi olacaktır? Eğer ruh sahip olursa, o zaman siz bir mümin, yani Hakikate ulaşan bir kişi olursunuz. Eğer alt benlik ruhun sahibi haline gelirse, siz Hakikati inkar eden kişi olursunuz.19

 

Şeyh Nurbahşi ise nefs-i emmareyi kontrol etmek için bir başka vasıtadan söz etmektedir: Kişinin şeyhine bağlılığı.

Mürşide bağlılık Sufinin efendisinin memnuniyetini nefsinin memnuniyetine tercih
etmesini, Böylece nefse ve onun arzularına ilginin azalmasını sağlar. Ayrıca nefsin
enerjisinin efendisine hizmette ve efendisinin isteklerinin karşılanması arzusunda
harcanmasına neden olur. Böylece nefsin gücü azalır.

Şeyh Tosun Bayrak nefs-i emmarenin geceleyin değerli ne varsa çalmak üzere evinize giren hırsıza benzediğini açıklamaktadır. Bu hırsızla doğrudan savaşamazsınız, Çünkü ona karşı ileri süreceğiniz her güce ayni şekilde karşılık verecektir. Eğer bir silaha sahipseniz o da bir silaha sahip olacaktır. Eğer bir bıçağınız varsa, hırsızın da bir bıçağı olacaktır. Hırsızla mücadele etmek felakete davetiye
çıkarmaktır. Tek pratik çözüm ışıkları yakmaktır. (Aslında bir korkak olan hırsız, o zaman koşarak evden kaçacaktır.)

Yaşamlarımızdaki lambaları nasıl yakabiliriz? Bu zikir, şuur ve dikkatle mümkündür. Daha önce sözü edildiği üzere, Bati psikoloji teorilerinin büyük bir kısmında nefsin bu düzeyi görmezden gelinmiştir. Manevi sistemlerin genellikle yalnızca insan doğasının yüksek alemlerine odaklandığını düşünürüz. Paradoksal olarak; “normal” hallerin gerçek sorunlarını ve sınırlarını da, ancak yukarıdaki gibi manevi kökenli teoriler doğru bir biçimde tanımlayabilir. Çünkü bu gibi teoriler artık negatif egolarının kontrolünde olmayanlar tarafından geliştirilmiştir. Şeyhler bizim normal haller olarak adlandırdığımız hallerimizi görebilecekleri ve anlayabilecekleri bir perspektif kazanmışlardır. Çünkü şeyhler kendileri o halleri aşmışlardır.

Bir Nefs-i Emmare Diyagramı

Şekil-1 : Nefs-i Emmare

Sufi nefs dönüşümü modeli ile örtüşen bir psişe diyagramı bulunmaktadır. Bu diyagramın orijinali bir İtalyan psikiyatr olan ve Freud ve Jung’ı araştırmış bulunan Roberto Assagioli tarafindan geliştirilmiştir. Bu diyagramı benliğin yedi derecesi modeline adapte ettim. Bu basit diyagramda; ovalin üçüncü üst düzeyi olan yüksek bilinçaltı, psişenin manevi, aşkın ya da kişilik ötesi kısımlarını temsil eder.

Orta bilinçaltı uyanıklık alanını ya da psişenin halen uyanık olan kısmını içerir. Bu daire dışındaki alan halihazırda uyanık olmayan, ancak kolaylıkla canlandırılabilen hatıraları, örneğin annenizin kızlık adını, içerir. “Ben” orta bilincin merkezine yerleşiktir. Bilincimizin, kim olduğumuza dair sinirli duygumuzun merkezidir. “Ben”, kişisel tecrübemizi, bilincimize odaklanarak, onu genişleterek ya da daraltarak etkileme yeteneğine sahiptir.

Alt bölüm Freud’un bilinçaltı kavramına karşılık gelir. Alt bilinçaltı bastırılmış travmatik hatıralar ve güçlü, sıklıkla kabul edilemez dürtülerle doludur. Günlük bilinçle, geçmiş travmatik tecrübeler ya da derin acı dolu hatıralar arasında bir ayrımı sağlayan güçlü bir baskı bariyeri vardır. Eğer alt bilinçaltında bulunan materyal bu bariyeri geçerse, ani acı ya da öfke dolarak şaşırabiliriz. Ayrıca alt bilincin açgözlülük ya da şehevi dürtüleri aniden davranışlarımıza karışabilir ve onları bozabilir.

Yüksek altbilinç, en dramatik bir biçimde mistik ya da derin manevi tecrübelerde görülebilecek insani tecrübe alemidir. Bu gibi zamanlarda, Allah (c.c) ile aramızda bulunan perdelerin aniden kaldırıldığını hissedebiliriz. İlahi huzuru her zamankinden daha derin bir biçimde, Allah (c.c)’in sevgi, şefkat, güzellik ya da
birlik gibi sıfatlarını en derin biçimde hissetme şeklinde duyarız.

Nefs-i emmare aşamasında üst bilinç altı ile bilinci birbirinden güçlü bir bariyer ayırır. Yaşam ilhamsız, sevgi, anlam ya da mutluluk duygusundan kopuktur. (Eğer yüksek bilinçaltından materyal bilince sızmayı başarırsak, ani, ürkütücü bir zirveye tırmanış yaşarız.) Aniden mutlulukla dolabiliriz.

Bütün psişenin merkezinde yer almasına karsın Ruh, ovalin en üstüne yerleşiktir. Ruhun ovalin her yerini kapsadığı, psişenin geri kalan kısmından farklı, ancak ayrı olmadığı söylenebilir. (Psişe gibi karmaşık bir şeyi yalnızca iki boyutlu bir diyagrama aktarmak çok güçtür ve bazı tavizler kaçınılmazdır). Birey bu
bağlantının bilincinde olmasa bile Ruh, Allah (c.c) ile doğrudan ilişkilidir. Ruh derin hikmet kaynağı ve kılavuzdur ve bilinçli kişiliğin uyanık kontrolunun dışında faaliyet gösterebilir. Sufi psikolojisinin temel prensiplerinden birisi; Allah (c.c) ile bu temasın her zaman ve herkeste mevcut olduğu ve bu nedenle her bireyin saygı ve şefkatle muamele edilmeyi hak ettiğidir.

Birinci aşamada, psişenin manevi kısımları büyük oranda kopuktur. Orta ve yüksek bilinçaltı arasındaki sınır kalındır ve neredeyse hiçbir geçişe için vermez. “Ben”, hatalı olarak kendisini psişenin merkezini oluşturduğunu düşünür, Çünkü meşru merkez olan ruh tamamen devre dışıdır.

Orta ve alt bilinçaltı arasındaki sınır da çok kalındır; ancak tamamen geçilmez değildir. Bu durum bireyin içgüdüsel dürtülerinin farkında olmaması halini yansıtır ve sonuç olarak bilinçte ani patlamalara neden olabilir. Bu dürtülerin ne kadar az farkında olursak, onlar o kadar büyük güce sahip olurlar. Bu nedenle birey en fazla içgüdüsel dürtülerin egemenliği altındadır. Ego (yani “ben”) da güçlüdür; Çünkü bu aşamada psişenin manevi ya da bilinçaltı boyutlarını hissetmeyiz.

Nefs-i Levvame

Nefs-i emmarenin hükümranlığı altında temelde habersiz ve bilinçsiz bir durumdayızdır. İçinde bulunduğumuz durumu göremeyiz ve kendimize ve başkalarına verdiğimiz zararı fark etmeyiz. Başlangıçta zayıf ve soluk olmasına karşın, iman ve batıni idrak ışığı güçlendikçe, kendimizi, belki de ilk defa, açıkça görmeye başlarız.

Kur’an’da kınayan nefse, yani Nefs-i lewameye yapılan ilk atıf “Nefs-i levvameye yemin ederim (ki öldükten sonra dirileceksiniz)” (75.2) ayetindedir.

Arapça bir sözcük olan levvarnenin anlamı; günaha karşı direnen ve günah işlediğinin bilincine vardığında Allah (c.c)’a tövbe edendir. Bu aşamada, henüz değişme yeteneğine sahip olmasak da, dünyaya yönelik alışılagelmiş ben-merkezli yaklaşımımızın olumsuz etkilerini anlamaya başlarız. Kötü davranışlarımız bize iğrenç gelmeye başlar. Hata yapma, hatalarımızdan pişman olma ve sonra tekrar hata yapma devr-i daimine gireriz.

Kınayan (pişman) nefs kalbin nuru ile aydınlanan nefstir. Allah (c.c)’ı zikretme, kötülüğü emreden nefste yerleşirse, tıpkı karanlık bir evdeki lambaya benzer ve bu noktada nefs kınama’ya başIar, Çünkü evin pislikler, köpekler, domuzlar, kaplanlar, panterler, eşekler, filler, kısacası kusurlu olan her şeyle dolu olduğu dikkatini çeker. Bunları gözlemledikten sonra, pisliği ve hayvanların vahşi mevcudiyetini evden uzaklaştırmak için çaba göstermeye başlar. Sonunda bu şeylere üstün gelip onları dışarı atana kadar, bu çabalara zikrullah ve pişmanlık eşlik eder.20

Bu derecede bulunanlar; tıpkı sonunda bağımlılıklarının boyutu ve etkilerinin farkına varan bağımlılar gibidir. Ailelerine zarar vermişler, kariyerlerini mahvetmişler, dostlarını uzaklaştırmışlar ve kendi bedenlerine hasar vermişlerdir. Maalesef, ne kadar aşikar ya da üzücü olursa olsun, bu fark etme bağımlılığın zincirlerinden kurtulmak için yeterli değildir. Bu daha güçlü bir ilaç gerektirir,

Bu aşamanın hakimi hala dünyevi zeka (akl-ı meaş) dır ve başbakanı hala egoizm ya da ben-aşkıdır. Ancak sıfatları nefs-i emmarenin vasıflarından daha yumuşaktır. Bu vasıflar; manevi gurur, iki yüzlülük, inanç katılığı, alkol ya da uyuşturuculara güvenme, baştan çıkarılıcılık ve dünyevi hazlar peşinde koşmaya
düşkünlüktür.

Nefs-i Levvame şehri

Nefsin aşamaları arasında seyahat eden seyyah, padişahtan şehrin ortasındaki büyük kaleye gitmek üzere izin istedi:

Padişah dedi ki; “O kaleye Nefs-i Levvame Sahası adı verilmektedir. O kale dahi benim hakimiyetim altındadır… O şehre şeytanin vesvesesi tam olarak hakimiyet kuramaz. Bu kentte oturanlar da büyük günah işler, zina, livata, içki, gıybet ve hırsızlık gibi kötü şeyler yaparlar; ama derhal pişman olup, tevbe ve istiğfar ederler…

Levvame şehrinde ikamet edenlerden, şehrin padişahının ismini sordum. Dediler ki:

“Padişahımız Akl-ı Meaştır, şu kent onun hükmü altındadır. Ancak onun kibir, riya, taassub, zühd-i ham adlı vekilleri vardır”…

Bu kentteki alimler, abid ve zahid ama meşrebleri cimrilik, hased, kibir, taassub, nefsaniyet, gıybet, tamah, aşağılık ve münafıklık idi. Son derece faziletli olan salih kişilerle de ülfet ettim. Fazilet ehlini gördüm ki, cehennem korkusundan afv ve mağfiret ümidiyle ibadet ve taatta bulunurlar…

Levvame şehrinde ki abidlerden bir şahsa kendi kentlerindeki iç kaleyi sordum. “O kalenin ismi Nefs-i Mülhime (Sevgi ve ilham şehri)dir. Padişahlarının ismine de Akl-ı Mead derler. Vezirlerine de Aşk Sultanı adı verilmektedir. Bu Mülhime şehrine bizden hiç kimse gitmemiştir. Bazıları göç edip oraya gidecek olsa, bir daha onu Levvame şehrine koymayız. Çünkü onlar o mülhime şehrinin veziri olan Aşka gayet sıkı bir şekilde bağlı kalır, onu son derece sever, onun uğrunda canlarını, başlarını, mallarını ve ailelerini bile hiç çekinmeden feda ederler. Bizim padişahımız olan Akl-ı Meaş’ın aldığı tedbirlere ve gösterdiği faaliyetlere itibar etmez, ona teslim olmaz, ırzı, namusu, vakar ve zühdü terk edip tasavvuf hakkındaki eserleri okur, bazı kitapları da yazarlarmış ki, -Allah (c.c) korusun- bir harfi bile şer’i şerife uygun değildir… (Bizim padişahımız Akl-ı Meaş, bu niteliği tamamen kabul edilemez bulmaktadır. Bu niteliğe sahip olanların etkisinden korkuyor. Çünkü onların hem sadakatleri hem de eylemleri mantıksız görünüyor ve sağ duyu ile anlaşılması mümkün değil.)…

“O şehrin ahalisi saz, söz, nağme, tambur, ud, ney, kudüm ile zikreder ve “Allah (c.c)” derler… (bunu yaparken şuurlarını kaybedip kendilerinden geçiyorlar. Bunlar zikreden Sufiler’dir…) … alimlerimiz bunu kabul edilemez buluyorlar… Bizdeki alim, salih ve zahidlerin Mülhime şehrinde bulunması, hiçbir şekilde mümkün değildir.”

İkiyüzlülük. Bu aşamadaki negatif eğilimlerin en güçlülerinden birisidir. Bu nedenle yaşamın doğru yolu (sırat-ı müstakim) hakkında kısmen bilgimiz olur.
Bazı ideallere zaten ulaştığımızı düşünme eğilimi gösteririz. Nefs-i emmarenin utanmaz haline karşıt olarak, bu aşamadaki insanlar, başaramasalar bile iyiye meylederler. Mücadele ettiğimizi itiraf etmek kolay değildir ve bunda sıklıkla başarısız oluruz. Bu nedenle bir şeyler başarmış, olmamız gereken irfan sahibi, iyi
kişilermişiz gibi davranırız.

Bu aşamada, maneviyatı bütün kalbiyle sevdiğini söyleyen ancak hala başka ihtimallere göz gezdiren sahte aşık gibiyiz. Şeyh Muzaffer Efendi aşağıdaki öyküyü anlatırdı:

Adamın biri çok güzel bir kıza sevdalanır. Sonunda ölümsüz aşkını en güzel sözlerle ilan eder. Aşkını, kız sözünü kesene kadar ona anlatır da anlatır. Kız; “Sözleriniz çok tatlı, ancak kız kardeşim arkadan geliyor. Benden çok daha güzel. Eminim onu bana tercih edersiniz.

Bunun üzerine adam güzel kız kardeşi görmek için başını çevirince, kız ensesine ani bir şamar indirir; “Az önce ölümsüz bir aşkla yanıp kül olduğunu söylediğini sanıyordum,” diye haykırır, “daha güzel bir kızdan söz eder etmez, onu görmek için benden yüzünü çevirdin. Sen aşkın anlamını bile bilmiyorsun!”

Gerçek ihlas çok nadir başarılır. En yüce Sufi mürşitlerinden birisi bir zamanlar şöyle demişti: “Eğer ihlas yolunda tek bir adım bile atmış olduğumu öğrenseydim, başka hiçbir şeye değer vermezdim”.

Nefs-i Levvamenin Diyagramı

Şekil-2 : Nefs-i Levvame

Psişenin oval modelindeki, psişenin manevi yönlerini ayıran bariyer, bu aşamada incelir. Yüksek bilinçaltının ışığı bilincimize girdikçe, kim olduğumuzu ve hatalarımızın neler olduğunu daha iyi görmeye başlarız. Artık mutluluk dolu cehalet ve toptan inkar halinde daha fazla kalamayız. Bu nedenle alt benliğin dürtülerini daha fazla fark eder ve bu farkındalık onların gücünü azaltır. Ancak bu bilinçaltı dürtüleri hala oldukça güçlüdür ve artan batıni uyanışa karşın, egonun kibiri hala pek el değmemiş haldedir.


Nefs-i Mülhime

Bu üçüncü derecede, ibadetten, tefekkürden ve diğer manevi faaliyetlerden gerçekten zevk almaya başlarız. O zamana kadar yalnızca işittiğimiz veya okuduğumuz dini ve manevi hakikatleri bizzat tecrübe etmeye başlarız. Yaradan’a ve yaratılanlara karşı gerçek bir sevgi hissetmeye başlarız. Bu ayrıca gerçek tasavvuf uygulamasının da başlangıcıdır. Bu ana kadar en fazla yapay bir idrak ve mekanik bir ibadeti başarabiliriz. Bu aşamanın hakimi hikmet ve hükümdarı sevgidir. Bu düzeyin özellikleri arasında cömertlik, küçük şeylerle tatmin olma, Hakk’a teslimiyet, tevazu ve tövbedir.

Tövbe. Tövbe kendini suçlama ve bu aşamadan önceki pişmanlıktan çok farklıdır. Tövbede, hata yaptığımızı anlar ve bir daha asla yapmamaya yemin ederiz.

Samimi tövbenin üç yönü vardır. Geçmişten tövbe; hatalarımızı, kendimizi haklı çıkarmaya gayret etmeksizin ya da mazeret bulmaksızın açıkça görebilmektir,
Halihazırdan tövbe; geçmiş hatalarımızla zarar verdiğimiz kişi veya eşyanın zararını telafi etmektir. Gelecekten tövbe ise o hatayı bir daha asla tekrarlamamaya yemin etmektir. Allah (c.c)’in tövbemizi kabul ettiğinin işareti ise; geçmişte bize çok çekici gelen şeylerin artık çekici gelmemesidir: Cenab-ı Hak kalbimizden o baştan çıkarmayı çıkarıp atmıştır.

Hepimiz zaman zaman eski huylan değiştirmede başarısız olma tecrübesi yaşarız.
Sonra aniden bu alışkanlıklar üzerimizdeki etkilerini yitirirler. Çok cazip gelen, birden cazibesini yitiriverir. Bu Allah (c.c) ‘in tövbemizi kabul ettiğinin bir işaretidir. Bu noktada, şeyhim artık o eski günahlardan sorumlu olmadığımızı söylerdi. Artık gerçekten değişmişizdir ve şu anda o fiilleri işlemeye asla kışkırtılamayacak birisi olmuşuzdur.

Tövbenin gücünün klasik örneklerinden birisi, Hz. Musa öyküsünde görülebilir. Hz. Musa ve İsrail oğulları nihayet Mısır’ı ve firavunu terk ettiği zaman, bu durum gerçek bir tövbeyi sembolize ediyordu. Kararlarını uygulamaya koyduklarında Allah (c.c), Kızıl Denizi ikiye ayırarak son engeli de kaldırdı. Bu samimiyetle tövbe ettiğimiz eski baştan çıkarmaların yok edilişini sembolize etmektedir. Bu aşamaya Kur’an’da şu şekilde işaret edilmektedir:

Nefse ve onu düzenleyene.
Sonra da ona, fenalığı ve ondan sakınmayı bildirene yemin ederim ki;

Muhakkak o Nefsi temizleyen felaha ermiştir.
Onu kirletip gömen ise hüsrana uğramıştır ( 91.7-10 ).

İlham. Kişi içten gelen bir kılavuz sesi işitmeye başlar. Bir şeyhin yazdığı gibi; “İlahi lütfun güneşi, sırat-ı müstakim ufkunda yükselmeye başladığında, nefs o güneş tarafından aydınlatılır ve o güneşin ilhamına muhatap olur. Böylece doğru ile yanlışı ayırt edebilir.”21

İlham yalnızca kendi kalp ya da vicdanımızın batıni sesini işitmekten ibaret değildir. Şeyhlerinin ritmine kendilerini ayarlayan dervişler ayrıca işlerinde de şeyhlerinin sesini duyarlar. Çok uzaklarda olsa bile şeyhlerinden ilham alır ve irşad olurlar. Bu şeyhin bir konuşmasını ya da ibretli öykülerinden birisini aniden hatırlama ya da sanki şeyhin huzurunda imiş gibi hissetme şeklinde gerçekleşebilir.

1980 yılında psikoloji okulumun şeyh Muzaffer Efendi ve dervişlerini konuk olarak ağırladığı günlerde, Türk damak zevkine uygun yemek hazırlamak dahil, iyi ev sahipliği yapmak için büyük çaba gösterdik. Türk dervişlerden bazıları mutfakta bize yardım etmeye başladılar. Mükemmel ahçı idiler ve Türk mutfağını haliyle bizden çok daha iyi biliyorlardı. Ancak bu durum mutfaktan sorumlu bazı müridleri mutsuz etti.

Bu karışıklığın ortasında, şeyh Muzaffer Efendi’nin tercümanı mutfağa geldi.
Hizmetin doğası ve egonun rolü konusunda kısa ve irfan dolu bir konuşma yaptı. Konuşma tamamlandığında ben; “İşte maskeniz düştü. Siz basit bir tercüman olamazsınız. Yaptığınız konuşma tasavvufun en önemli prensiplerinden bazıları hakkında yapılmış harika bir hitap idi” dedim. O zat şöyle cevap verdi: “Hayır, ben yalnızca bir tercümanım. Bunlar şeyhimin sözleriydi. Yalnızca o şimdi burada değil”.

(Sonradan tercümanın aslında tarikatımızın Amerika’daki ilk şeyhi olan şeyh Tosun olduğunu öğrendim.)

Nefs-i Mülhime şehri

Sevgi ve ilham şehri, pozitif ve negatif bölgeleriyle karmaşık bir yerdir. Egoizm, taklit ve iki yüzlülük bu aşamada hala tehlikelidirler.

Seyyah bu kente şu ilahi sözü söyleyerek girer: La ilahe illallah.

Başlangıçta bir Nakşbendiye tekkesinde ikamet ettim. Sevk, şevk, saz, söz, nağme ve ağaze ile ahalisi her dem safada olup, aralarında hiç anlaşmazlık, fesad, hased, nefret, düşmanlık yok. İleri gelenleri ile aşağı tabakadakiler birbirine hürmet, ikram, i’zazda bulunur, yekdiğerine değer ve kıymet verirler. Meclislerinde sohbetleri, dilber, didar, zikrullah üzere olup, daima ruhani safa ile ahalisi cefadan uzak kalır, cennet safasından haz alır… Meclis-i şeriflerine katildim, sohbetleriyle müşerref oldum. Gerek cismani, gerek ruhani her çeşit safa burada hazır bir vaziyette olduğundan, ben fakir dahi hayran oldum.

İyi hal sahibi olduğuna inanılan oradaki yaşlı arif ve esrara vakıf bir candan sual edip dedim ki: “Azizim! Ben bir fakir seyyahım. Gönül hastalıklarından gaflet ve zulmet denilen hastalıklara yakalandım. Şu Mülhime şehrinde (Sevgi ve İlham şehrinde) gönül hastalıklarını tedavi eden ehliyetli bir tabib bulunur mu? Lütfen bana söyler misiniz? Sizin isminiz nedir?”

O şahıs (bir süre suskun kaldıktan sonra) adının Hidayet olduğunu söyledi; “Ta ezelden bu ana gelene kadar benim yalan söylediğim, hiç duyulmamıştır (benim göbek adım Doğru Sözlulüktür). Benim görevim samimi bir şekilde vuslat şehrinin yolunu soran didar taliblerine doğru haber vermektir.”

Sonra kılavuz seyyaha Sevgi ve İlham şehrinin içinde bulunan taklitçiler mahallesini tarif etti. Burası ibadetin zahiri formlarını ve manevi öğretileri enfüsi bir idrak olmaksızın taklit eden kişilerin, iki yüzlülerin mahallesiydi.

“Birinci mahallenin ismine Mukallidler Mahallesi derler. Senin aradığın ehliyetli tabib, Mukallidler Mahallesinde oturmaz ki, sendeki gafleti, gönül zulmetini ve gizli şirki tedavi ede. (Çünkü onlar kendi hastalıklarıyla hastadırlar. Allah (c.c)’a şirk koşarlar ve yalnızca taklitte ustadırlar).

“Kötü huylarda, gizli şirkte, şöhret kentinde, şehvet hastalığında, yeme, içme, cinsel ilişki, oynama, eğlenme ve unutmayla meşguldürler. Mukallid arifler, gayet gizli bozgunculuk yaparlar, müdrik, rind ve zeki olurlar. Anlayışları ve sezgileri güçlü olur. Dilleri daima zikirdedir, ama ilahi isimlerin tesirini göremediklerinden bu mahalde senin kalp hastalığına şifa olarak bir merhem verecek ehil bir tabib bulamazsın.”

Nefs-i Mülhimenin Tehlikeleri

Bu düzeyde, nefs-i mulhime kritik bir dönüm noktasındadır. Nefs-i emmarenin büyük hataları ve nefs-i levvame ile bitmek bilmeyen mücadeleleri sona ermiştir. Ancak yine de güvende değiliz. Negatif ego
hala hayattadır ve ikiyüzlüler ya da taklitçiler mahallesiyle açıkça gösterildiği üzere, bizi yanlış yola sevk edebilir. Bir şeyhin ifadesiyle:

Nefs, hiçbir istasyonda ilham istasyonunda olduğu kadar aciz ve tehlike içinde değildir. Çünkü henüz benlikten tamamen kurtulma tecrübesini yaşamamıştır… Hatta mükemmeliyet istasyonuna ulaştığı aldatmacasına ve şeytanın, kendisiyle gurur duyma, övgüye düşkünlük, kendisini önemseme ve kendisini yüceltme tuzaklarına düşme tehlikesi içindedir.22

Sufi silsilesinin önemli işlevlerinden birisi; yarı eğitimli dervişlerin kendilerini mürşid ilan etmelerini önlemektir. Hiç kimse kendi şeyhinden resmi bir berat almadan kendisini şeyh olarak ilan edemez. Bir şeyh, aşırı ihtiraslı dervişleri daha fazla Batıni eğitime ihtiyaçları olduğu konusunda mutlaka uyarır. Bazen
şeyhler dervişlerin hatalarını doğrudan gösterir. Bazen de bir şeyh olmak için kazanılması gereken manevi düzeyi açıkça gösteren öyküler ve anekdotlar anlatırlar.

Bu aşama nefsin gelişimindeki en tehlikeli aşama olabilir. İlk kez, gerçek manevi tecrübeler ve idrak sergileme yeteneğine sahip olunur. Ancak eğer bu tecrübeler ve idrak ego süzgecinden geçerse, aşırı derecede kibir vücuda gelir.

Bu durum yaratıcı sanatçılar, yazarlar, müzisyenler ve bilim adamları arasında görülür. Böyle kişiler ilham halleri veya yaratıcı patlamalar yaşayabilirler. Buradaki tehlike; ilhamın kaynağının kendileri olduğunu sanmalarıdır.

Terapistler ve mürşidlerin büyük bir kısmı kibirlenme, ün ve istikbal arzusu sorunlarıyla mücadele etmek zorunda kalırlar. Psiko-ruhsal rehberleri değerlendirirken, kendi sezgilerimizi ve ayrımcılık yapmama gücümüzü ve gerçeği sahtesinden, yetenekliyi şarlatandan, alimi, yarı-bilgiliden ayırma ferasetimizi kullanmalıyız. Bu aşamaya özgü bir tehlike de; insanların eğitimlerini tamamladıklarına, daha fazla manevi eğitime ihtiyaçları kalmadığına inanmalarıdır. Bu aşamaya ulaştıklarında tamamen aydınlanmış hale geldiklerine karar veren bir çok karizmatik, fakat yanlış yolda olan, kendisini manevi mürşid ilan etmiş kişiler vardır.

Nefs-i Mülhime Diyagramı

Şekil- 3. Nefs-i Mülhime

Oval diyagramda, yüksek altbilinçten enerji ve ilhamlar gelmesi daha çok görülür. Kişinin psişesindeki hem yüksek hem de alçak altbilincin güçleri konusunda daha fazla uyanık olması nedeniyle, orta bilinçaltı
genişlemiştir. Ancak “Ben” hala psişenin merkeziymiş gibi hareket eder ve alçak altbilincin dürtüleri hala güçlüdür. Bu nedenle yüksek altbilinçten gelen dürtüler saptırılabilir ve manevi gelişme ve olgunlaşma yerine egonun hizmetinde kullanılabilir.

Her ne kadar ruh ile “Ben” arasında henüz doğrudan bir bağlantı yok ise de, şeyh kutsalla dolaylı bağlantı olarak hizmet verir. İdeal olanı; bu tecrübeyi içimizdeki kutsalı bulmanın bir habercisi olarak görmektir. Yani zahiri şeyh kendi içimizdeki kutsalı bulmadan önceki gerekli bir ara adımdır. Tasavvufta fenafişşeyh, ya da kişinin (negatif karakteristiklerimizin yok olması) şeyhinde “fani olması” fenafillah aşamasından önce gelir.

Nefs-i Mutmainne

Bu aşamanın hükümdarı hikmet ve başbakanı da sevgidir. Nefs-i mutmainnenin özellikleri arasında Allah (c.c)’a güvenmek, iyi ameller, manevi zevk, ibadet, şükür ve rıza bulunur. Şeyh Safer’e göre; ancak bu dereceye ulaştığımız zaman negatif egonun belli başlı çarpıklıkları karşısında güvende oluruz ve hatta bu
ve daha sonraki aşamalarda bile negatif ego, anlık bile olsa, bizi hala etkileyebilir. Allah (c.c) bu nefs derecesine aşağıdaki ayette doğrudan hitap etmektedir:

“Ey nefs-i mutmainne (huzurlu nefs)! Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olarak,
Rabbine dön!” (89. 27-30.)

Daha önceki aşamalardaki mücadele genel olarak sona ermiştir. Kişi gafletten kurtulmuştur. Nefs-i emmarenin sıfatları artık çok çirkin ve iğrenç görünmektedir. Artık kalpte onlara karşı bir arzu kalmamıştır.

Seyyahın nefsin manevi derecelerindeki ilerleyişi aşağıya doğrudur. Yani başlangıçta nefs-i emmare sert bir yapıya sahiptir. Sertlikten pişmanlığa, nefs-i levvameye geçtiğinde, havaiye dönüşür. Nefs-i mülhimeye geçtiğinde havailikten sululuğa iner. Bu sulu yapıdan indiğinde nefs-i mutmainnede topraklık tarafından yönetilir, istikrar kazanır, tevazu, asalet, uysallık ve itaat kazanır. şeytani, hayvani ve vahşi özellikler, insani vasıflara dönüşür. Kişi, müminler, münzeviler, hayırlı işler yapanlar, dürüst insanlar, barışı temin eder, safi insanlar, ibadet edenler ve nefs-i mutmainne sahipleri gibi insanların sık gördükleri rüyaları görür olur.23

Mutmain olma genellikle içinde bulunduğumuz durumdan çok farklıdır. Ne olursa olsun, Allah (c.c) ne verirse versin, halimizden memnun olmak şeklindeki gerçek bir manevi başarıdır. Bu memnuniyet ve dinginliğin kökeni Allah (c.c) sevgisine dayanır. “Nefs-i emmare çok güçlü sevgi şoku ile sarsıldığı zaman, nefs-i mutmainneye dönüşür.”24

Bu aşamanın temellerinden birisi kalbin açılışıdır. 2. bölümde tartıştığımız gibi, kalpten gelen nur nefsin alt derecelerinin negatif, aldatıcı eğilimleriyle çatışır.

Nefs-i mutmainne bütün kötü sıfatlardan arındırılacak ve iyi sıfatlarla karakterize edilecek hale gelene kadar kalp nuru ile aydınlanarak, bütün ilgisini kalbe yöneltir ve ona kutsallık aleminde bütün kusurlarından temizlenip, sadakatinde daim hale gelirken eşlik eder.25

Nefs-i mutmainnenin bir örneğini, şeyh Muzaffer Efendi şu öykü ile anlatırdı:

Halife Harun Reşid’in gözde hanımı çok sıradan bir kadındı; ancak halife onu bütün çok güzel rakiplerine tercih ederdi. Bunun nedeni sorulduğunda, halife bir gösteri düzenledi.

         Bütün eşlerini topladı ve sonra altın ve mücevherlerle dolu olan özel hazine odasının kapısını açtı. Kadınlara içeri girip istediklerini         alabileceklerini söyledi. Hepsi koşup toplayabildikleri kadar altın ve mücevher toplarken, gözde eş hazine odasına girmemişti bile.

“Sen niye kendin için bir şeyler almıyorsun?” diye sordu Halife.

       Kadın şöyle cevap verdi: “Benim bütün istediğim sana hizmet etmek. Bütün ihtiyacım olan sensin. Sevdiğim sensin ve tek istediğim armağan senin hoşnutluğun”.

Halife maiyetindekilere döndü ve dedi ki; “Şimdi gördünüz mu niye bu kadını ötekilerin hepsine tercih ediyorum? Onu iç güzelliğinden

dolayı seviyorum ve onun her isteği benim için bir emirdir!

İşte Allah (c.c)’i, bu eşin efendisini sevdiği şekilde sevdiğimiz zaman, nefs-i mutmainne istasyonuna varmış olacağız.

Kişinin biri acıdan memnundur, diğeri çareden;

Birisi birlikten memnundur, diğeri ayrılıktan;

Ben her ne olursa olsun Sevgilinin arzularından memnunum,
İster çare olsun ister acı, ister birlik olsun isterse ayrılık.

BABA TAHİR26

Nefs-i Mutmainne Bölgesi

Bu aşamada gerek duyulan batıni gayret; Allah (c.c)’tan gayrılık duygusunu azaltma ve geliştirdiğimiz çeşitli eğilimler ve kimlikleri birleştirmeye başlamadır.
Seyyahın el yazmasında, mürşid onu maneviyat savaşçılarının bölgesine göndermektedir.

Onun tavsiyesine uydum ve Mücahidler Mahallesine varıp, misafir oldum. Gördüm ki ahalisi zayıf, edebli, zikir halinde şükrediyor, mücahedede bulunuyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, ibadet, taat ve riyazet üzereler ve sukut ediyorlar. (Onların gücü bildiklerini fiiliyata dökmelerinden geliyordu.) Anladım ki; bunların her türlü hareketleri, kötü huylardan, gizli şirkten ve gaflet karanlığından kurtulmak, Böylece
Mutmainne Kalesi’ne girmek için kabiliyet kazanmak, “Ey mutmain nefs, dön Rabbine” hitabına müstahak olmak ve rıza kapısında durup beklemek imiş.

Ben de nice seneler onlar gibi hareket edip, bir an bile zikri ve fikri terk etmeyip, sabır, gayret, tahammül ve kanaat ettim. Ancak gizli şirkten ve gaflet karanlığından kurtulmak için çare bulamadım. (Kendi egomla savaştım; ancak hepsi tek Allah (c.c)’a yüzlerini dönmüş olmasına rağmen birbirleriyle çatışan bir çok “benler”in ve “benlikler”in çok ilahçılığı hala beni terk etmemişti. Bu Allah (c.c)’a eş olarak bir çok “ben”ler oluşturma hastalığını, kalbimin üzerine ağır gölgeler düşürdü, hakikati sakladı ve beni gaflet içinde bıraktı…) (Doktorlara) “Benim hastalığım gizli şirk ve gaflet karanlığıdır. Lütfen şifalı bir merhem verin” dedim. Dediler ki:

“Burası Mücahede Mahallesidir. Senin derdinin devası burada yoktur”. Bana “Mutmainne Kalesine yakın bir yerde Murakabe Mahallesi ve Münacaat Mahallesi denilen bir semt var. Senin derdinin devasını bilen tabib orada bulunur” dediler.

Nefs-i Mutmainne Diyagram

Şekil- 4. Nefs-i Mutmainne

Oval diyagramda, yüksek bilinçaltının enerjileri öncesine nazaran daha çok istifadeye hazırdır ve alçak bilinçaltının dürtülerinin gücü ve etkileri azalmıştır. Bilinç alanı şimdi hem yüksek bilinçaltına hem de alçak bilinçaltına komşu olmuştur; kişi kendi psişesinin derinliklerinin daha çok şuurundadır. İçsel (batıni) hoşnutluk ve huzur bu yeni idrak düzeyinden gelir.

“Ben”-Ruh ekseni gelişir. İlk halinde iken fani ve geçici kaygılarla tamamen işgal edilmiş bulunan “ben”, şimdi artık ruhun ebedi ve olumsuz perspektifiyle özdeşleşmiştir. Artık ruhun batıni rehberliği “ben”in daha çok hizmetindedir ve “ben” artık psişenin merkezi olarak görülmez. İçgüdüler zayıflamış ve “ben” dönüşmüştür. İlk kez kişi artık onların gücüne karşı oldukça güvendedir.

Nefs-i Raziyye

Şeyhin el yazması manevi gelişimin daha yüksek aşamalarına ilerledikçe, daha ince ve daha içe doğru hale gelecektir. Bu Kur’an ayetinin gösterdiği gibi nefs-i mutmainne, nefs-i raziye ve nefs-i marziye birbiriyle yakından ilişkilidir.

“Ey nefs-i mutmainne (huzurlu nefs)! Sen Rabbinden, Rabbin de sen den razı olarak,
Rabbine dön!” (89. 27-30.)

Bu aşamada yalnızca hakkımıza razı olmakla kalmayıp, yaşamın Allah (c.c)’tan gelen güçlükleri ve sınamalarına bile razı oluruz. Razı olmuş nefs aşaması, dünyaya genellikle baktığımız tarzdan çok farklıdır. Sürekli olarak Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve inayetiyle çevrili olduğumuzu fark ederiz.

Sultan Gazneli Mahmud bir defasında en sadık ve güvenilir tebaası olan Ayaz ile bir salatalığı paylaşır. Ayaz salatalığın kendisine düşen yarısını memnuniyet içinde yemeye baslar. Ancak sultan kendi parçasını ısırdığı zaman, o kadar acı gelir ki, hemen geri çıkarır.

       “Bu kadar acı bir şeyi nasıl yiyebiliyorsun?” diye sorar Sultan, “Tadı tıpkı zehir gibi”.

       “Sevgili Sultanım” der Ayaz, “senin elinden o kadar çok iyilik ve cömertlik gördüm ki, sen ne verirsen ver, bana tatlı geliyor”.

Allah (c.c)’a karşı şükran duygumuz ve sevgimiz sebebiyle O’nun verdiği en acı şeyler bile tatlı gelmeye başladığında, nefs-i raziye aşamasına ulaşmışız demektir. Bu derecenin diğer özellikleri, istiğna, ihlas, tefekkür ve zikirdir. Cenab-ı Hak, bu dereceye ulaşan kişilerin samimi dualarına cevap verdiği için, kerametler görülebilir. Örneğin şifa dualarına cevap verilen bir çok veli bulunmaktadır.
Artık bu dünyadaki hiçbir şey bize çekici gelmediği için, istiğna ortaya çıkar. Artık yalnızca kendi içimize ve Allah (c.c)’a odaklanırız.

Murakabe (Meditasyon) şehri

Seyyah daha sonra murakabe (meditasyon) mahallesine ya da razı nefslerin
mahallesine varır.

Murakabe mahallesine vardığımda, gördüm ki ahalisi kalp zikrinde ve veled-i kalp sahipleri olup başlar yerde, tevazu, huşu ve huzur içindeler. Kaygılı ve üzüntülü bir haldeler. Zahirleri harab olmuş ama batınları mamurlaşmış.

Meşrebleri halim-selim olmak, teslimiyet göstermek ve Allah (c.c)’tan korkmaktır.
Birbirleriyle ülfet ve sohbet etmezler. İlim ve hikmetle asla birbirlerini murakabeden mahrum etmezler. Birbirlerinin huzuruna mani olmazlar. Zerre kadar birbirlerine yük olmazlar.

Murakabe (rabıta ve tefekkür) mahallesinde yıllarca ikamet ettim. … Ancak gizli şirkten (“Ben” ve “O”dan) ve gönlümdeki karanlıktan kurtulamadım.

Gözyaşı akıtan ve sızlayan, gam denizine batmış, her an ölmeyi arzu eder bir hale geldim…

Kaygılı ve hüzünlü olarak murakabe halinde bulunurken, yine evvelce bana öğüt veren Hak Mürşidi isimli kamil (hidayet) ortaya çıktı… Perişan halime acıdı ve dedi ki: “Ey gurbette ağlayan ve sızlayan esir! Bu hal ile derdine derman bulamazsın.
Bu Murakabe Mahallesinden geç, git. Mutmainne Kapısı önünde bir mahalle var.
Fena denilen o mahalleye göç. Orada “Fani oldular, sonra yine fani oldular, sonra yine fani oldular da baki oldular” sırrı, sana açık bir şekilde malum olur. Gizli şirk, gaflet ve gönül karanlığı gibi hastalıkları, orada, mahv içinde, fani ve vücudsuz olan ehil tabibler tedavi ederler; sen de kurtulursun”

Nefs-i Raziyye Diyagramı

Şekil-5. Nefs-i Raziyye

Oval diyagramda, şimdi artık sürekli olarak hem yüksek hem de alçak altbilincin çeşitli yönlerinin farkındayız. Yani sürekli bir zikir ve idrak düzeyine ulaştık. “Ben”-Ruh ekseni derinleşti ve biz şimdi daha önce bilinçaltı olanı bilinçli olarak biliyoruz.
Allah (c.c)’i asla unutmayanlar için, bu dünyanın acıları ve sınamaları tıpkı bir rüya gibidir. Bu dereceyi kazananlar Allah (c.c) ‘i hatırlar ve kendilerine ne olursa olsun Allah (c.c)’a müteşekkir kalırlar.

Nefs-i Marziyye (Allah (c.c)’i Razı Eden Nefis)

İbni Arabi bu aşamanın nefs ile ruhun batıni evliliği olduğuna işaret etmektedir. Arapça’da nefs dişildir, ruh ise eril. İbni Arabi bu batıni evliliğin kalpte yerleşik bir çocuğu meyve vereceğini belirtmektedir. Ruh benliğin kendisini yüceltmesi için ona ilham verir ve sonra kalp onu izler. İçsel (batıni) mücadele ve çokluk duygusu yok olmuştur. Artık maddi arzularımızla manevi arzularımız arasında ayrılık kalmamıştır. Bu aşamada gerçek bir batıni birlik ve bütünlüğü gerçekleştiririz; dünyayı bütün ve birleşik olarak görürüz. Gerçek insanoğlu oluruz.

Şeyhin birisi bu batıni vahdet düzeyini şu şekilde izah ediyordu: “Allah (c.c) benim için hangi dereceyi seçer ve beni içinde tutarsa, ben de onu seçerim. Eğer Allah (c.c) beni zengin kılarsa gaflete düşmeyeceğim ve eğer Allah (c.c) benim fakir olmamı dilerse, tamahkar ve isyankar olmayacağım.”

Bu aşamada bütün hareket gücünün Allah (c.c)’tan geldiğini, kendi başımıza hiçbir şey yapamayacağımızı idrak ederiz. Artık hiçbir şeyden korkmaz ve hiçbir şey istemeyiz. Konuşmak ya da iletişim kurmak için hiçbir istek duymayız. Zahirimiz yok edilmiş, ancak batınımız saraya dönüşmüştür. Kalplerimiz vecd içindedir.

Nefs-i Marziyye Mahallesi
Seyyah daha da derinlere dalar.

Fena Mahallesine varıp misafir oldum. Gördüm ki, bu Fena Mahallesinin halkı sanki dilsizmiş gibi suskun, ölü gibi konuşmaya takatları yok, sıhhatlerinden de ümit kesmişler. Oturmuş ölüm meleğini bekliyorlar. Mahallelerine gelip gidenlerden haberleri yok..

Onların arasında dahi öyle bir gam ve eleme uğradım ki, halimi tabibe arz etmeye mülküm olan bir varlık bulamadım ki “Bu benimdir”, “Bu benim bedenim” diyebileyim. iste o vakit anladım ki; orada varlığın ve mülkün sahibi hazır ve nazırdır.
“Vücudum” demek düpedüz yalan ve yalan ise bütün dinlerde haramdır. Taleb dahil, gizli şirkten kurtulmak için sefere çıkmıştım. Bu halimle dahi hayretim ve aczim arttı. Tüm isteklerimden vaz geçtim.

Göz yaşlarım akan yaşlar, elimde olmayarak her gün daha fazla akmaya başladı.
“Aman ya Rabbi!” desem yine ikilik ve gizli şirk ediyor. Çünkü bu durumda bir ben varım bir de emânım var! Talibim, matlubum dahi var… Bilmem ki ne çare kılayım gönlümdeki derdime…

Allah (c.c), halime merhamet edip, didara talib olanların gönlünü terbiye etmeye memur olan ilham meleğini gönderdi… Melek… Rabbani ilham kitabından okutup, önce “fiillerin fenası lazımdır” deyince derhal elimi uzatma girişiminde bulunduğum da gördüm ki elim cansız bir madde gibi dört unsurdan meydana gelen bir şeydir. Yani elim benim değil, “O dilediğini yapan “Bir”dir ve ben de hiçbir fiil için kuvvet yoktur. Kadir birdir; benim kudretim yok. Kısacası herhangi bir fiil benden sâdır olacak olsa, o fiili Fa’al’e (Allah (c.c)’a) ve O’nun kuvvet ve kudretine havale edip, insan suretinde bir kimse olarak benden meydana gelen fiillerden uzaklaşıp, tam olarak fiillerin fenası ne demektir?…

Sonra… sıfatları fani kılma cihetine yöneldim. Baktım ama, bakış benim değil, söylediğim sözle alakam yok. Dil benim değil. Nefs-i Natıka’yı bilmem naçar zahir ve batında olan sıfatlarımdan alakayı kesip, bütün ruhumla, bedenimle, his ve kuvvetlerimle beni bir “Zat” farzettim. Ama gördüm ki, farz ettiğim dahi yeni bir ikiliğe işaret ediyor, yine gizli şirk ortaya çıkıyor… Sonra bütün zatımı mahv ve fani kıldım. Ama yine de talebten vazgeçmedim. “Taleb, kulun aynıdır”ın anlamını hissettim… Allah (c.c) herşeyi kuşatır. Evvel de, Ahir de, Zahir de, Batın da O’dur. O Her şeyi bilir” mealindeki ayetler sırrında zahir oldu.

Bundan dolayı “Ölmeden önce ölünüz” sırrına mazhar olmaya yöneldim. Aman Allah(c.c)’ım! Yine gizli şirk karşıma çıktı. Zira bir ben varım, bir de benim yönelişim var. Bu gerçek olamaz.

 

Nefs-i Marziyye Diyagramı

 

 

 

Şekil-6. Nefs-i Marziyye.

 

Oval diyagramda nefs ve ruh birleşmiştir ve artık psişede bir ikilem ya da zıtlık yoktur. Kişi birleşik hale gelince, dünyanın ilahi birliği görünür hale gelir. Rumi’nin deyişiyle; kırık bir aynanın aynı görüntünün bir çok farklı yansımalarını yansıtması gibi, dünya bir çokluk içinde görünür. Eğer aynadaki kırıkları onarırsak ve yeniden eski haline getirirsek, o zaman tek bir görüntüyü yansıtacaktır.

 

 

 

Nefs-i  Safiyye

 

Bu dereceye ulaşan çok az kişi, benliği tamamen aşmıştır. Artık geride hiçbir ego ya da benlik kalmamıştır; yalnızca Allah (c.c) ‘a kavuşma vardır. Bu aşama “ölmeden önce ölmek” olarak adlandırılır.

 

Rumi, Allah (c.c)’i, ayrılığımızı birliğe dönüştüren olarak tanımlamaktadır:

 

Şekeri eriten, erit beni,

Eğer zamanı gelmişse.

Bunu bir dokunuşIa ya da bir bakışla yavaşça yap.

Her vakit şafakta beklerim. Bu eriyişin daha önce gerçekleştiği vakittir.

Ya da tıpkı bir idam gibi ani yap. Ölüme başka nasıl hazır olabilirim?

Tıpkı bir kıvılcım gibi bedensiz nefes al.

Sen ıstırap çekerken ben çakmağı hissetmeye bakarım.

Kollarınla beni uzaklaştır,

Ama beni uzaklaştırmak içeri çekmektir.27

 

Egonun izi bile durdukça, bu düzeye ulaşamazsın. Kendinden “Ben” i atmak zorundasın; o zaman yalnızca Hakk kalır. Şeyhin birisi kişinin kendini dönüştürmesi için gerekli bu insan üstü çaba türünü gayet belagatlı bir dille tarif etmiştir.

Onun yolu şeyhini sevme ve ona sadakat yoluydu:

 

Henüz ne şeyhinde fani olma coşkusunu tattın ne de ondan ayrılma ıstırabını çektin. Onun huzurunun muazzam ihtişam ve yüceliğini de yaşamadın. Her gün binlerce kez ölmeyi dilemedin… Henüz gönüllü başarısızlığın köpek balığının jilet gibi keskin dişlerini kalbine geçirmedin! Koskoca bir dağı tırnaklarınla kazımadın!28

 

En derin aşk kendi içinde dönüştürücüdür.

 

Üstadın biri şöyle der: “Yüzlerce şeyi deneyebilirsin, ancak aşk tek başına seni kendinden kurtaracaktır”. Bir başka üstadın ifadesiyle:

 

Ey dostum! Pervanenin gıdası ateşe olan aşkıdır, ateşsiz pervane çılgına döner. Ateş onu tamamen değiştirip bütün dünyayı ateş olarak görür hale getirmedikçe, pervane ateşten yaşam kazanamaz. Pervane kendini ateşe attığında, tamamen yanıp kül olur, bütünüyle ateşe dönüşür. O haliyle kendi benliğine dair hangi idrake sahip olabilir?29

 

Bu dereceye ulaşanlar sürekli ibadet halindedir; bu nedenle artık cüz’i iradeleri kalmamıştır. Bu tıpkı mutlak hakim ve kadir bir hükümdarın huzurunda olmak gibidir. En iyi seçenek; kendini tamamen o hükümdara teslim etmek ve o hükümdara hizmete kendini adamaktır. Böyle bir hikmet ve kudretin varlığında, sizin iradenize yer yoktur. Rumi, bu dereceyi bizim için şöyle aydınlatır:

 

Eğer kendinden

Bir kez kurtulabilirsen,

Sırr-ül Esrar (sırların sırrı) sana açılır.

Bilinmeyenin kainatın ardına

Gizlenmiş yüzü

Görünür

Senin idrakinin aynasında.30

 

Sâfiyye Nefs Diyagramı

 

Benliğin nihai diyagramında, artık ayrı bir benlik ya da ayrı bir kimlik duygusu yoktur. Benlik ile Hakk arasında hiçbir aşikar sınır yoktur; benlik tıpkı okyanusta erimiş tuz gibi olmuştur. Var olan tek şey Allah (c.c)’tir.

 

 

 

 

Şekil-7. Nefs-i Safiyye

           

 

Nefs-i Safiye Derecesine Ulaşma

 

Bu aşama hakikat yolunun yolcusu Nakşibendi şeyhi tarafından, kendisini dönüştürmüş birisinin bariz örneği ile açıklanmaktadır. Bu konuyu her yönüyle bilen çok az kişiden birisi olduğuna göre, son sözü ona verelim:

 

Ne derde düştüm ki, münacaat etmek yok, hareket etmek yok, teveccüh etmek yok, taleb etmek yok. Öyle garib bir mana ki, halli çok güç. Çaresiz hepsini de esas sahibine teslim edip, Rıza Kapısında beklemeye, can çekişme zamanı yatağa düşen hasta gibi tarifi mümkün olmayan bir halde, sürekli olarak ölümü bekleyip, tam bir ölü gibi akılsız ve şuursuz bir zaman bu halde kaldım.

 

“Fetvayı kalbinden iste” tavsiyesine uyarak, gönül fetvasına başvurdum. Şöyle bir cevap aldım: “Senin sende zuhur eden nefsinden, senin haberin vardır ve sen “Rabbine dön” hitabını bu yüzden duyamazsın… Bu hususu tekrar anlamaya ve kavramaya gayret edip, yeniden iradi ölümle, ölmeye teşebbüs ettim. Bundan sonra istiğrak* denilen bir hal daha zuhur etti. *Aşk-i ilahi ile kendinden geçip dünyayı unutma hali.

 

Benim, bana, benden bir keyfiyet arız olup, sırrımda sessiz ve harfsiz “Rabbine dön” hitabı gibi bir hal zuhur edince, o anda tarifi imkansız bir manevi lezzet doğdu. Mest oldum. Dehşete düştüm. Bu halde iken uyandım.

 

Akl-ı Meaş ile “bu ne haldir” diye fikrettim. Meğer Akl-ı Meaş bu esrara vakıf değilmiş. Bundan habersiz olduğundan fikirle ilahi sırlara vakıf olunamayacağını anladım ve iddiadan vazgeçtim.

(Ey Hak yolunun yolcusu!) buraya kadar yazılan sırlardan maksat, bu fena hakkındaki bilgileri açıklama olmayıp, ancak vefatımızdan sonra bu Risalenin ahbablarımıza yadigar olmasıdır. Nice hakikat yolunun yolcuları ve didar talibleri bunu okurken bu fakiri yâd edeler. Bu Risaleye nazar eden canlar, kendilerini bilirler.

 

 

 

Elbette dikkatli okuyan sükûn halindeki salik, kendisi kendi halini düşünerek, hangi yönünden hangi kent sakinlerindendir, hangi mahallede ülfet etmektedir sorularının cevabını insafla değerlendirip ona göre hareket eder. Rıza Kapısını bulur, öğrenir ve hamdeder.

 

 

Dr. Robert FRAGER ;  KALP, NEFS VE RUH;  ( KENDİNİZİ DÖNÜŞTÜRME başlıklı Üçüncü Bölümünden Aktarılmıştır.) s. 69- 103 ; GELENEK YAYINCILIK; İSTANBUL, 2003.

 

 BÖLÜM   DİPNOTLARI :

 

1 Fadiman ve R. Frager, Essential Sufism (San Fransisko: Harper SanFransisco, 1997).

2 Burada Arap>;a orijinal isimleri verilen benlik derecelerinin İngilizce isimleri ise sırasıyla; Tyrannical, regretful, inspired, serene, pleased, pleasing ve pure’dür.

3 J. Nurbahsh, The Psychology of Sufism (New York: Khaniqahi Nimatullahi Publications,
1992), s.14′de yer alan Bayazid.

4  Nurbahsh, a.g.e., s.l9′da yer alan Kuşeyri.
 Nurbahsh, a.g.e., s.l2′de yer alan Ebu Bekr Temestani.

6  Nurbahsh, a.g.e., s.52′de yer alan Mahmud Kaşani

7  A.g.e., s.l 6.

8  A.g.e., S.I 7.

9  A.g.e., s.17-18.

10 A.g.e., s.l 8.

11 A.g.e.

12. Tosun Bayrak, Inspirations: On the Path of Blame (Putney, Vt.: Threshold Books, 1993).

13 Nurbahsh, a.g.e., s.22-25′de yer alan Rumi.

14 C. Rumi, We Are Three, C-eviren C. Barks (Athens, Ga.: Maypop Books, 1987), s. 40.

15 Bu ayrımı benim için şeyh Mehmet Selim açıklığa kavuşturmuştur.

16 Birkaç yıl önce Osmanlıca’dan modern Türkçe’ye şeyh Safer Dal tarafından, İngilizce’ye ise şeyh Tosun Bayrak tarafından çevrilen, yayınlanmamış, on sekizci yüzyılda yazılmış anonim bir metindir.

17  Nurbahsh, a.g.e., s.45.

18  A.g.e., s.50.

19  Fadiman ve Frager, a.g.e., s.21.

20- Nurbahsh, a.g.e., s.55-56′da (orijinal yazarının ismi verilmeksizin) nakledilmiştir.

21  A.g.e., s.57.

22  Nurbahsh, a.g.e., s.58′de yer alan Razi

23   Nurbahsh, a.g.e., s.67.

24   Nurbahsh, a.g.e., s.59′da yer alan Ruzbehan.

25   Nurbahsh, a.g.e., s.59′da yer alan Mahmud Kaşani.

26  Nurbahsh’da yer alan Discourses.

27  C. Rumi, Open Secret, çeviren,J. Moyne ve C. Barks, (Putney, Vt.: Threshold Books, 1984), s.70.

28  l. Lewisohn (ed,), Classical Persian Sufism: from its origins to Rumi, (New York: Khaniqahi Nimatullahi Publications, 1993), s.289′daki Ayn el- Qudat.

29  A.g.e., s.311.
30 Fadiman and Frager, a.g.e., s.23.

9. Seans Eminlik ve Emaneti Koruma

Tasavvuf’un her yönü terapidir

 24 sayfalık 9. seansın mektubunu aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.

sufiterapinewsletter9Türkçe

Modern manada terapinin ilk yıllarına baktığımızda, ne zamanki insanlar toplumdan uzaklaşmış, yalnızlığın limanında boğulur olmuşlar, işte orada anlaşılmış başka bir insanın kendi varlığı ile olan ilgisinin ne kadar önemli olduğu…
Bu şekilde başlayan psikoterapi yaşantıları da göstermektedir ki tasavvufun bizlere sunduğu o hâl, sadece mânevî hayatımızı, ibadetlerimizi değil; toplumla olan ilişkilerimizi, sosyal hayatımızı da etkilemektedir. Herhangi bir tasavvuf meclisinde ya da bir sohbette elde edilen tat, kişiyi hem bedenen hem de ruhen olumlu yönde etkilemektedir.

Terapi de tıpkı tasavvuf gibi iki tarafın da bir şeyler öğrendiği hoş bir sohbet ortamıdır. Bu açıdan baktığımızda ise terapinin İslâm tasavvufundan etkilendiğini görürüz ve tasavvufla yaşayan bir insanın terapiye ihtiyaç duymayacağını da anlarız. Çünkü tasavvuf dediğimiz o yaşantı başlı başına Kur’ân ahlâkı ile yaşayan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hâlidir.

Bir kısım psikolog ve psikiyatrisler arasında yeni yeni ruhsal sağlıkta ve ruhsal hastalıkların tedavisinde dinin önemini vurgulayan bazı görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. Allah’a imanın, harika bir güç olup, dindar insana yaşamın zorluklarını göğüslemede, ruhsal yönden büyük bir güç verdiğini kabullenen batılı düşünürler ve psikologlar arasında doğu kültürüne yöneliş görülmektedir. Bu yöneliş her ne kadar imanî boyutta olmasa da takdire şâyandır. Bu sayıda sizlerle  bunları paylaşacağım; lâkin öncelikle şunu da ifade etmek istiyorum: Maddenin ön planda tutulduğu, maddî kazanç yüzünden kendisini dehşetli yarışların peşinde sürüklediği, bu modern çağda yaşayan bir çok çağdaş insanın, muzdarip olduğu psikolojik rahatsızlıklardan ancak imânî bir güç ile korunabileceği unutulmamalıdır. Batı bu dönüşümü henüz yeni anlamaya başladı.

Oysa çağları aşıp gelen dinimiz, inancımız, Kur’ân-ı Mübinimiz, o Yüce Peygamberimiz, âlimlerimiz ve tasavvuf büyüklerimiz her fırsatta bunu zikretmişlerdir. Kişi hasta olmadan ilacını vermişler ve asıl tedaviyi uygulamışlardır.
“Dikkat edin! Kalpler ancak Allah’ı anmakla sükuna erer, rahatlar, huzura kavuşur, başkasıyla değil!” diyerek bizleri ikaz eden Yüce Yaratıcımız’ın bu ayetindeki derin imgelerde de gördüğümüz gibi en büyük terapi kaynağımız olan Kur’ân-ı Kerim, ruhsal problemlerin kaynağını da çözümünü de göstermektedir.

Teğâbün sûresinin on birinci âyet-i kerimesinde geçen: “Başa gelen her musibet (hastalık, insanı üzüntüye sokan her olay) Allah’ın izniyledir. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğru düşünceye götürür” âyetini, İbn-i Kesir yorumlarken şöyle der: “İnanan insan, başına bir musibet geldiği zaman bunun Allah’ın kaza ve kaderiyle gerçekleştiğini bilir. Buna sabreder, öldüğünde bunun mükafatını alacağını umar. Allah onun kalbine hidayet, yakîn ve doğruluk verir. Böylece başına gelen musibetin onu töhmete sevk etmek için gelmediğini, bunun Allah tarafından olduğunu bilir. Böylece ondan razı olur ve ona teslim olur” der.

9. Seans Eminlik ve Emaneti Koruma

Bediüzaman’dan tavsiye: Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emanettir. O emanetin mâliki herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor-tâ senin için muhafaza etsin, zayi olmasın. İleride mühim bir fiyat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. Odur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin takatin yetmediği şeylerden seni muhafaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi, o Mâlikin esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldiği vakit, de:

“Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer Onun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü, elbette bir vakit Ona döneceğiz ve Onun huzuruna gideceğiz ve Ona müştâkız. Madem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir. Haydi, ey musibet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa, benim takatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emanetini teslim etmem” der.

Ömür bir sermayedir… Bize emanet edilmiştir… Dünya bir misafirhane bizler de misafirleriz. Sevdiğimiz fakat kaybettiğimiz dostlarımızla beraber, ebedî ve ölümsüz hayatta beraber olabilmek için, üzerimize düşen vazifelerimizi yapmamız gerekmektedir. Sahip olduğumuz bu sermayeyi gelişigüzel harcayamayız. Çünkü bize ait değil. Gençlik elveda diyor. Hazan yaprakları gibi sararıp soluyor. İhtiyarlığa dur diyemiyor, ölümün önüne geçemiyoruz, merhameti sonsuz Rabbim, emir ve yasaklan doğrultusunda, nefis ve malınızı Allah yolunda harcama kar­şılığında cennetimi satın alın buyuruyor. Aynı geminin mensupları, yolcuları olan bizlere Efendimiz:  “İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyamet’i bekleyin!” buyurdular.  Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):  “Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler:) “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Aleyhissalâtu vesselâm saydı:

-Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir metâ haline gelirse, -Emanet (edilen şeyleri emânet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman, -Zekât (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telâkki ettikleri zaman. -Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği; -Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı; -Mescidlerde (rıza-yı ilâhi gözetmeyen husûmet, alış-veriş, eğlence ve siyâsiyâta vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman. -Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu; -(Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği; -(Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği; -İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği; -Çeşitli adlar altında ve salonlarda ve vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği; -Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakâret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) (veya gökten taş yağmasını, (kazfi) bekleyin.” Resulullah dedi ki: “Şüphesiz ki Kıyamet günü, Allah’ın en çok ehemmiyet vereceği emanet, kadın-koca arasındaki emanettir. Kadınla koca bir-biriyle içli dışlı olduktan sonra, kadının esrarını erkeğin neşretmesi, o gün en büyük ihanettir.”  Helak oldu, korkup hiyanete göz yuman, EMANETİ korumaktan çekinen, uzak duran, dini de insaniyeti de terk etti, Uğradığı musibetler birbirini takip etti. Emanet (din, adalet duyguları) insanların kalplerinin derinliklerine fıtrî meyiller olarak konmuştu. Emaneti korumaya yan çizenin, dini ve insanlığı bir yana bırakarak başını alıp gitmiştir. Yaşadıkça başına gelecek belalar birbirini takip edecektir. Hıyanete boyun eğmeği huy edinen kimseyi pek kısa zamanda sıranın kendisine gelmesine layıktır. Zilletler durmadan elemlerini yağdırırlar. Efendimiz  Allah’tan aldığı mesajlara karşı emîndir.. O’nda  oysa zerre kadar emanete ihanet yoktur. Sonra bütün mahlûkata karşı emîndir. Herkes O’na itimat eder. Çünkü, evvela, O herkese karşı emniyetini göstermiş, emniyet ve güven telkin etmiştir. Müslüman, işte bu rehberi gibi olmalıdır. Ayetler bu konuda çok açık ve nettir: Nisa/ 58- Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.  Muminun/8- Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.Ahzab/ 72- Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.  Enfal/27- Ey iman edenler! Allah’a ve Resul’e hainlik etmeyiniz ki, bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş olmayasınız.

Faruk Arslan   MSW, RSW, Psikoterapist

Kalbi öldüren beş âfet

Kalbi öldüren beş âfet

Ehl-i iman arasında hissedilen ve benim âfet-i hamse (beş âfet) olarak nitelendirdiğim beş sinsi hastalığa temas etmek istiyorum. Bu âfetlerin her biri ruha tuzak ve kalbi öldüren amansız marazlardır.

Bütün müminlerde hatta tarikat ve tasavvuf gibi kudsî müesseselerin nurani havasını ve tertemiz meltemlerini vicdanlarında, ruhlarında duyan kardeşlerimizde de gördüğümüz birinci afet şudur:

Bir kısım büyüklere ait meziyetleri ve faziletleri anlatmakla iktifa edip, başkalarının kahramanlıklarını destanlaştırıp, öyle olma duygu, düşünce, hamle ve gayretinden mahrum yaşamaktır. Yani evliya menkıbeleriyle müteselli olup evliya olma duygu ve düşüncesinden mahrum olmaktır ki, aslında bu maraz, zelil olmuş milletlerin maruz kaldığı bir aşağılık duygusu hastalığıdır.

Evet, bir millet geçmişine ait değerleri kaybetmiş ve dilencilik durumuna düşmüşse, sadece “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız” diyerek atalarıyla övünür. İşin doğrusu onlar övünülecek kimselerdir ama yalnız onlar ile övünüp onlar gibi olmaya çalışmamak çok ciddi bir aldanmışlıktır. Rica ederim, böyle olanlar kendilerinin ne olduklarını ve onlar gibi ne tür hizmetlere imza attıklarını hiç düşünmezler mi? Tekrar ifade etmekte fayda var; bu durum, zelil olan millet ve toplulukların aşağılık duygusu adına mahkûmiyetlerini itirafın ifadesidir. Bu husus, hem bizi hem de başkalarını ilgilendiren bir afettir. Zühd, takva, ihlâs ve samimiyetle gece ve gündüz çırpınan her fert mutlaka hayran olduğu, hayranlıkla destanlarını anlattığı insanların durumunu kazanmaya çalışmalıdır. Binaenaleyh sadece Hz. Fatih, Yavuz ve Kanuni gibi zatlarla müteselli olup da dünya muvazenesinde onlar gibi yerlerini alma cehd ve gayretinden mahrum olmak, sefil nesillerin kırık tesellilerinden ibarettir.

İkinci bir afet de, büyüklerin büyüklüğünü teslim etmeme hastalığıdır. Hatta bu maraz bazen öyle bir raddeye ulaşır ki, insan kendisini o büyüklerin seviyesinde görmeye başlar. Evet, gururun ve kendini beğenmişliğin bir ifadesi olarak kendisini tıpkı o büyükler gibi görme marazı da bugün ayrı bir âfet olarak müminleri tehdit etmektedir. Mesela, Allah’ın veli kullarını ve âlimleri kendisi gibi görme ve “ihtimal ki Şâh-ı Geylânî de, Nakşibendî de, Ebû Hanîfe de benim gibi adamlardı” deme cüretinde bulunmanın ifadesi olan sözler bu tür bir hastalığın sözlere yansımış ifadeleridir. –Hafizanallah- kendisini beğenme hastalığı, birinci âfetin diğer ucunda olan, ona tam olarak ters ama öldürücü diğer bir hastalıktır. Böyle düşünen kimse, büyüklerin füyûzâtından ebediyyen mahrum kalır ve bir adım ileriye gidemez.

Evet, biz katiyen Ebû Hanife, Şâfiî, Mâlikî veya Hanbelî olamadığımız gibi, Şâzelî, Bedevî, Ahmed Rufâî, Şâh-ı Geylânî, Nakşibendî ve İmam Rabbanî de değiliz ve olamayız. Bunların içinden Şâh-ı Geylânî, İmam Kerhî ve İmâdî gibi bazı büyük müceddidlerin tasarrufları vefat ettikten sonra dahi, Allah’ın izniyle Efendimiz’in vesâyâsı altında hâlâ devam etmektedir. İhtimal mana âleminin bu sultanları ruhaniyetleriyle bizim başımızı okşamakta, bize dayanak olarak ellerini sırtımıza vurmakta ve bir dest-i teşvikle bizi hep hizmete doğru teşvik etmektedirler. Binaenaleyh bir insan için, kendini, tasarrufları -Allah’ın inayet ve izniyle- asırlarca devam eden kimselerle müsavi görmesi kadar büyük bir gaflet ve dalâlet olamaz. Herkes burada da haddini bilmeli ve “onlar başka bir iklimin adamları, biz başka bir iklimin adamlarıyız” demelidir.

Bir diğer afet de şudur: İnsanlar her hizmete, her yüce davaya, her kudsî mefkûreye önce şevkle sahip çıkarlar, onu tahakkuk ettirmek için çeşitli vesilelere başvururlar. Mesela, yüce duygu ve düşünceleri gönüllere yerleştirmek ve hâkim kılmak için durmadan çalışır ve bu uğurda müesseseler açarlar. Hazırladıkları mekânlarda iman adına halkın imdadına koşarlar, bir itfaiye memuru gibi nerede bir yangın varsa onu söndürmek için durmadan didinir dururlar; derken, gayet ulvî, hasbî ve diğergâmlık içinde başlatılan bu hizmet ve gayretler, bir müddet bu şekilde devam ettikten sonra, O’na giden yolda kullanılan sebeplerin vesileliği unutulur, bunlara ‘maksûdun bizzât’ olarak bakılmaya başlanır ve onlar birer esas olarak ele alınır; böylece insanlar hedeften ve gayeden saptırılmış olurlar. Şöyle ki, dinî duygu ve düşüncenin serpilip gelişmesi için açılan müesseselerde o vazifenin yapılamamasına, o kudsî ve ulvî vazife gerektiği şekilde eda edilmemesine karşılık, hâlâ bir kısım müesseseler açılmakta ise, hayatî fonksiyonlarını yitirdiğinden dolayı bu müesseselerin vesile olmaları unutulmuş ve bu vesileler birer gaye yerine konulmuş demektir. Vesilelere gaye diye tapmak da mü’mini bitiren bu beş âfetten biridir. Bu âfet de Allah yolunda koşturan kardeşlerimizi daha evvel başkalarını yaraladığı gibi yaralamış, adeta bir hançer gibi sinelerine saplanmış sayılır. Bu afete karşı da ciddi bir teyakkuza ihtiyaç vardır.

Bir diğer âfet de, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için hizmet eden mü’minlerin kendi ilim, idrak ve bilgilerine güvenip müstakilen hareket etmeleridir. Kendisinden başka ilim, irfan ve düşünce kaynaklarına müracaat etmeden, hususiyle de ihtisasa saygılı olmadan, ‘ben, bana yeterim’ düşüncesi ile hareket etmek öyle bir âfet ve gaflettir ki, hele bu insan, birkaç insanın da uhrevî hayatını temsil ediyorsa, hem kendini zarara sokar, hem de onlara zararlı olur. Yani hem kendisinin mahvına ve kaybetmesine, hem de onların dalâlete sürüklenmesine sebep olmuş olur.

Beş hastalıktan bir diğeri de, mü’min kardeşlerimizin iman ve Kur’an aşkının sönmesidir. Bu husus da diğerleri gibi çok önemli hususlardan biridir.

Bu marazı, insanda yavaş yavaş İslâmî aşk ve heyecanın, dinî duygu ve düşüncenin, daha geniş bir ifadeyle cihad azminin sönmesi ve ferdin metafizik gerilimini kaybetmesi şeklinde de ele alabiliriz. Zira metafizik gerilimin korunması ve cihad ruhunun daima canlı tutulması, bir milletin ebediyen yaşayabilmesinin en büyük garantisidir. Metafizik gerilim, iç coşkunluğu, aşk, heyecan ve şevk potansiyeli, mânevî duygularımızın daima aktif hâlde bulunması, bizi dine ve ibadetlere sevk edip koşturacak bir güç kaynağıdır. Kalb merkezimizin daima enerjik bulunması, aksiyon ve hamle ruhuyla şahlanmış, canlanmış bir ruh hâlinin kesintisiz oluşu demektir. Ne var ki, zamanla bu canlılık da ülfet ve ünsiyet tozu-toprağıyla perdelenebilir; korlar küllenip, duygu ve latîfeler sönebilir. Ve neticede de tamamen sönme, pörsüme, hatta kokuşma devresine girilebilir. Bin aşk ve şevkle çıktıkları yolda, yola ve yolun güzelliklerine bağlanıp kalmak ve hedefi unutmak olarak da tarif edebileceğimiz bu afetin ne kadar büyük bir hastalık olduğuna tarih bütün canlılığıyla şahittir. İsterseniz kendi ecdadımızdan misal verelim. Osmanoğulları serhat boylarında azm-u ikdamda bulunduklarında cihanları fethetmişlerdi. Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Hüdavendigâr’ın, Yıldırım Beyazıt Han’ın, Mehmet Çelebi’nin, Hz. Fatih Sultan Mehmed’in ve İkinci Murad’ın en büyük aşk ve iştiyakları cephede ölmek idi. Murad Hüdavendigâr, Balkanlar’da şehit olurken yaralı ve kanlar içinde etrafındakilere şu tavsiyede bulunuyordu: “Sakın atın üzerinden inmeyesüz!” Yıldırım Beyazıt da aynı şeyi tavsiye etmekteydi. Ne zaman ki padişahlar ordularıyla sefere gitmemeye, saraya gömülmeye, zevceleriyle beraber olmaya başladılar, işte o zaman çürüme ve kokma baş gösterdi. Bu dönemde artık serhat türkülerinin yerini, yaşama arzusu ile ilgili türküler almıştı ve o aşk u şevk de sönmüştü. Aşk u şevkin sönmesi, diğer bir tabirle, kendilerinde hayat şevkinin, yaşama arzusunun ve çoluk çocuk içinde bulunmanın, daha başka bir ifadeyle de, hâneperestliğin, evlâd ü iyâl-perestliğin ruhlarına hâkim olması, maksadının aksiyle onların suratına öyle bir tokat halinde inmiştir ki, neticede evlâd u iyâllerini de, hanelerini de koruyamamışlardı. Buna mukabil hayatını iman ve Kur’an’a hizmet aşkıyla geçirip izzetle yaşayan kimseler ise hem kendileri, hem aileleri, hem haneleri, hem de milletleri ile beraber izzet içinde yaşamışlardı. Endişe edip titrediğim, korktuğum meselelerden biri de işte budur..!

Rabb’im, din kardeşlerimizin iman ve Kuran’a olan bağlılıklarını ve şevklerini söndürmeden devam ettirsin!..

1- Şeytan, insanlara hep benzer yollarla gelmiş ve onların ayaklarını kaydırmıştır. Buna tarih, bütün canlılığıyla şahittir.

2- Günümüz hakikat erleri şeytanın bu tuzaklarını iyi bilmeli ve bunlara karşı tedbirlerini çok öncesinden almalıdır.

3- Birinci ve belki de en büyük afetimiz; geçmişlerin menkıbelerini nakletmekle yetinip, onlar gibi olmaya çalışmayışımızdır.

Fethulah Gülen Hocaefendi, ZAMAN